Beş duyu organımızın ruhumuzla ve hayata tutunma çabamızla olan bağını aramaya devam ediyoruz. Sözün gücünü ve yıkıcılığını dil ile konuşmuş; vitrinlerin arkasındaki saklı çığlıkları fark etmenin sorumluluğunu ise gözün o meşhur bakar körlüğüyle ele almıştık. Bugün ise listede belki de en çok hafife aldığımız, sadece nefes alıp vermeye yarayan biyolojik bir et parçası gibi duran ama ruhumuzun en derin, en ilkel hafıza odasını tutan o organa geliyoruz: Burun.
Burun, sadece havayı ciğerlerimize çeken bir kapı değildir. O, insanın güven arayışının, aidiyetinin ve geçmişle kurduğu o görünmez ama kopmaz bağın manevi merkezidir. Göz unutur, dil inkar eder ama burnun aldığı bir koku, insanı otuz yıl öncesine, annesinin kucağına ya da çocukluğunun o güvenli sığınağına tek bir saniyede ışınlar.
Türkçede muazzam bir deyim vardır: “Burnunun ucunu görememek.” Genellikle kibirden, hırstan ya da dikkatsizlikten önündeki gerçeği fark edemeyen insanlar için kullanırız bunu. Gözümüz uzaklardaki hayallerin, büyük başarıların ya da başkalarının parıltılı hayatlarının peşinden koşarken; yanı başımızda duran, tabiri caizse burnumuzun dibinde nefes alan insanların ne halde olduğunu kaçırırız.
İnsan uzakları fethederken evini kaybeder bazen. Dünyanın öbür ucundaki insanların dertlerine ağlarken, hemen yanı başında, yanı başındaki koltukta sessizce oturan eşinin kırgınlığını, odasında kendi kabuğuna çekilmiş çocuğunun yalnızlığını fark edemez. Burnunun ucundaki o sessiz mesafeyi göremeyen insan, gözü ne kadar keskin olursa olsun ruhsal bir körlüğün içindedir.
Aidiyetin Kokusu: “Ev” Kokusu Nedir?
Bir düşünün, sizin için “ev” ne kokuyor? Anne kokusu, çocuk kokusu, eş kokusu… İnsan sadece sevdiği insanların yüzüne bakarak değil, onların o kendine has kokularını içine çekerek huzur bulur ve ait hisseder. Çocuklar dünyayı anlamlandırmaya çalışırken ilk olarak annelerinin kokusuna tutunurlar; çünkü o koku, bu tekinsiz dünyadaki en büyük güvenlik duvarıdır.
Peki, biz büyüdükçe ve hayatın o koşturmacasına kapıldıkça neyi kaybediyoruz? İlişkilerimizdeki o mekanikleşme, aslında birbirimizin kokusunu unuttuğumuzda başlıyor. Eşimize sevgiyle sarılmayı, çocuğumuzun saçlarını içimize çeke çeke koklamayı bıraktığımızda; araya o soğuk, kokusuz ve ruhsuz mesafeler giriyor. Bir insanı gerçekten “hayatımızda” tutmak, onun varlığının kokusuna sadık kalmakla ve o kokuda huzur bulmayı hatırlamakla mümkündür.
Sezgilerin Pusulası: “Koku Almak”
Hayatta sadece fiziksel kokuları değil, durumların ve niyetlerin de kokusunu alırız. “Bu işte kötü bir koku var” deriz ya da bir insanın samimiyetsizliğini daha ilk andan sezeriz. Burun, ruhun en ilkel ve en dürüst savunma mekanizmasıdır. Akıl mantık süzgecinden geçmeden önce, ruh o niyetin kokusunu çoktan almıştır.
Ancak günümüz dünyasında, tıpkı gözümüzü dijital ekranlarla yorduğumuz gibi, sezgilerimizin bu hassas pusulasını da yapay hırslarla, çıkar ilişkileriyle ve sahte kokularla köreltiyoruz. Ruhumuzun aldığı o “tehlike” veya “samimiyetsizlik” kokularını kulak arkası edip sadece mantığımızla ya da çıkarlarımızla hareket ettiğimizde, en büyük hayal kırıklıklarının eşiğine bırakıveriyoruz kendimizi. Sezgilerimizin burnunu tıkamamak, ruhsal sağlığımızın en büyük güvencesidir.
Burnumuzun Doğrultusunda Değil, Kalbimizin Doğrultusunda
Kendi bildiğinden şaşmayan, kimseyi dinlemeyen ve fütursuzca yaşayan insanlar için “Burnunun dikine gidiyor” deriz. Bu kibirli duruş, insanı yalnızlığa mahkum eden en tehlikeli yoldur. Burnumuz bize bir yön duygusu verir evet, ama o yönü sadece kendi egomuzla çizersek etrafımızdaki herkesi kırıp dökeriz.
Asıl olgunluk, burnumuzun dikine gidip haklı çıkmaya çalışmak değil; o burnun ucunda nefes alan, o kokuyu bizimle paylaşan insanların hayatımızdaki varlığına şükredebilmektir.
Tıpkı dilimizi terbiye ettiğimiz, gözümüzün bakar körlüğünü şifalandırmaya çalıştığımız gibi; burnumuzun da sorumluluğunu almalıyız. Burnumuzun ucundaki değerleri kaybetmeden görmek, sevdiklerimizin kokusunu ömür boyu bir güven sığınağı olarak kalbimizde taşımak ve o temiz sezgilerimizi yapaylıkla kirletmemek…
Çünkü hayat, sadece uzaktaki pırıltılara bakarak değil; burnumuzun ucundaki o saf, kokulu ve canlı gerçekliğe sarılarak güzelleşir.
Bence herkesin bildiği bir deyim vardır: “Burnumun kemiği sızladı…” Bir olay, bir anı, bir koku ya da bir manzara karşısında için burkulması, çok duygulanmak, içinin sızlaması veya ağlayacak duruma gelmek anlamına gelir. Genellikle geçmişe duyulan özlem, üzücü bir haber veya çok etkileyici bir durum karşısında hissedilen fiziksel ve duygusal acıyı ifade eder.
Bu deyimin kökeni, fiziksel bir tepkiye dayanır. İnsan çok şiddetli ağlamak istediğinde, hıçkırık tuttuğunda veya çok duygusal bir yoğunluk yaşadığında burun kökünde (burun kemiğinin başladığı noktada) bir sızlama, bir yanma hissedilir. Deyim, bu fiziksel tepkiyi duygusal acının bir kanıtı olarak kullanır.
Neden “kalbimiz” değil de “burnumuzun direği” sızlar? Bunu hiç düşündünüz mü? Buna birkaç farklı açıdan bakabiliriz:
1. Fiziksel ve Duygusal Tepkinin “En Yakın” Yansıması
Kalp, duyguların merkezi olarak kabul edilir; aşk, korku, heyecan veya acı dendiğinde ilk akla gelen yerdir. Ancak kalp daha çok hızlanır, duraksar veya çarpar. Yani kalp, duyguların motoru gibidir.
Burnun direği ise bu duyguların dışa vurumundaki o ilk “kırılma” anıdır. Bir acı veya hüzün, kalbi “burktuysa”, o acının fiziksel olarak yüzde hissedilen ilk işareti burun kemiğidir. Yani kalp hisseder, burun ise o hissin çatlamasını (ağlama eşiğini) temsil eder.
2. “Sızlamak” Fiilinin Derinliği
“Sızlamak”, “acımak”tan daha farklıdır. Acı keskindir, sızı ise derindir, süreklidir ve sizi olduğunuz yere çiviler. Burnun direği, o “boğaz düğümlenmesi” ile birlikte, kişinin ağlamamak için kendini tuttuğu, duygusunu içine bastırdığı o anın fiziksel kilididir. O sızı, aslında “ağlamamak için gösterilen çabanın fiziksel bedeli”dir. Kalbinizdeki o büyük sarsıntıyı dışarıya taşıran, burnunuzdaki o sızıdır.
3. Vicdanın Kokusu
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, burnun sezgilerle ve hafızayla doğrudan bir bağı var. Kalp duygusal bir merkezdir ama burun, bir durumu “koklayarak anlayan” bir organdır. Bir haksızlığa veya derin bir özleme şahit olduğunuzda, burnunuzun sızlaması; o durumun “doğal kokusunu” (yani oradaki adaletsizliği veya o anının gerçekliğini) ciğerlerinize çekip onun ağırlığıyla sarsılmanızdır.
Sizce de burnun direğinin sızlaması, kalbin çok daha “sessiz ve derin” bir çığlığı değil mi? Kalp herkesin içinde yüksek sesle çarpabilir ama burnun sızlaması, daha çok kişinin kendi içine doğru attığı bir “hıçkırık” gibidir.
Şimdi sıra, yüzümüzün tam ortasında duran, çoğu zaman sadece nefes alıp vermeye yarayan biyolojik bir organ olarak görülen ama aslında insanın hafıza deposu, sezgi merkezi ve en önemlisi vicdanının asil pusulası olan dördüncü durağımızda: Burun. Hayatın koşturmacası içinde aldığınız her nefesin değerini bilin. Çevrenizdeki güzelliklerin kokusunu içinize çekmeyi ihmal etmeyin. Kalbiniz her kırıldığında, bir haksızlığa her şahit olduğunuzda o sızıyı kutsal bir emanet gibi koruyun.
Burun, yüzümüzün ortasında duran, bize yaşam enerjisi (nefes) sağlayan biyolojik bir organdır. Ancak onun pratik değeri, sadece nefes alıp vermekten ibaret değildir. Burun, hayatımızın en kritik güvenlik sistemidir; sızıntı yapan bir gazı, soluduğumuz havadaki zehirli bir katmanı veya çevremizdeki kirlenmiş bir alanı ilk fark eden o kadim dedektörümüzdür. Bir tehlike anında bizi uyaran, hayatımızı kurtaran bu “ilk savunma hattı”, aslında bize dünyayı sadece duymayı değil, hayatta kalmayı da öğretir. Dilimizi kaba sözlerden korumak nasıl bir kişisel gelişim adımıysa; burnumuzu da kibirden uzak tutmak ve o merhamet sızısını kaybetmemesini sağlamak büyük bir erdemdir.
Hayatın koşturmacası içinde, burnunuzun size hem hayatta kalmayı öğrettiğini hem de başkalarının acısını hissettirdiğini unutmayın. Bırakın burnunuz her zaman asil, sezgileri açık ama dünyaya karşı merhametle sızlayan o asil yerinde kalsın. Bizim oralarda, Antep’te çok güzel bir söz vardır, duydunuz mu bilmem:
”Burun yüzden düşerse, yüz arbet olur.”
(Yani insan erdemini yitirirse, yüzünün de bir hükmü kalmaz, yüzü rezil olur.)
Yasemin Kafadar