Gözün Gücü ve Sorumluluğu

Geçtiğimiz günlerde, ilkokul sıralarında ezbere saydığımız o beş duyu organından ilki olan “dil” üzerine konuşmuş; kelimelerin bir ruhu nasıl şifalandırabileceğini ya da nasıl birer mutfak bıçağına dönüşebileceğini ele almıştık. Aslında bizi hayatta tutan, yaşamı devam ettiren bu en önemli organlarımız, sadece fiziksel dünyayı algılamamıza yarayan biyolojik araçlar değildir. Onlar, aynı zamanda ruhumuzun da nefes alması, beslenmesi ve anlam bulması için mutlak gerekli olan manevi köprülerdir.

Bugün ise yönümüzü, o listede hemen dilin yanında duran, ruhun dış dünyaya açılan en berrak penceresine çeviriyoruz: Göz.

Göz, biyolojik olarak sadece ışığı kıran bir mercek ve görüntüyü beyne ileten bir organ değildir aslında… Göz, görüneni değil; görünene sığmayanı, anlatılmak isteneni görmemizi ister. Gelin bakalım, göz bize başka neler yaptırıyor, hayatımızda nasıl roller üstleniyor ve bize hangi gizli sorumlulukları yüklüyor?

Bakmak Sıradandır, Görmek Bir Olgunluktur

Her sabah gözlerimizi açtığımız andan itibaren etrafımızdaki binlerce nesneye, insana ve manzaraya bakarız. Ancak “bakmak” ile “görmek” arasında dağlar kadar fark vardır. Bakmak, sadece fiziksel bir eylemdir; görüntünün göz bebeğinden içeri sızmasıdır. Görmek ise zihnin, kalbin ve vicdanın devreye girmesidir.

Kendini ve dünyayı anlamlandırmak isteyen insan, sadece bakmakla yetinmeyip görmeyi öğrenmelidir. Yolda yürürken yanından geçtiğimiz bir insanın yüzündeki yorgunluğu, bir çocuğun gözündeki mahcubiyeti ya da bir sokak hayvanının sessiz imdadını görebilmek, ancak bakmasını bilen bir gözün ve hassas bir kalbin harcıdır.

O yüzden… bakmak için değil, görmek için bakalım.

Şımarıklık mı, Görülme Çığlığı mı?

“Gözler kalbin aynasıdır” sözünü tam da bu derinlikle ele almak gerekir. Çevremizde bize görünmek isteyen ama bizim bir türlü gerçek anlamda görmediğimiz o kadar çok insan var ki… Çocuğumuz, annemiz, babamız, eşimiz… En yakınlarımız.

İnsanlar bazen bize kendilerini göstermek için çırpınırken, dışarıdan bakıldığında saçma sapan hareketler yapıyormuş, şımarıklık ediyorlarmış ya da bizi etkilemeye çalışıyorlarmış gibi görünebilirler. Oysa o anlamsız gibi duran hırçınlıkların, ani çıkışların ya da çocuksu taşkınlıkların arkasında lüks bir vitrin sergilenmiyordur. Tam aksine, en çaresiz halleriyle attıkları sessiz bir çığlık vardır: “Lütfen beni fark et, varlığımı onayla!”

Yüzeydeki o “rahatsız edici” harekete takılıp kalmak, o an sadece meydanda olana bakıp geçmektir. Oysa asıl olan, gözün önündeki o perdeyi kaldırıp ruhtakini görebilmektir; arkadaki sevilme arzusunu, beklentileri ve kırılganlığı yakalamaktır.

Şartlı Görülme Krizi: Performans Hayatları

Son zamanlarda çevremizdeki insanlara biraz daha dikkatli kulak verdiğimizde, aslında hepimizin benzer bir görünmezlik zırhıyla kuşatıldığını fark ederiz. Birçok insandan şu hüzünlü itirafları duyuyorum:

“Annemin, babamın beni gerçekten görmesi ve takdir etmesi için hep çok yüksek notlar almam gerektiğini düşünerek büyüdüm.” “Eşimin beni fark etmesi için hep onun isteklerine boyun eğmem gerektiğine inandım.”

Bu cümleler, insan ilişkilerindeki en büyük yarayı gözler önüne seriyor. İnsanlar, sevdiklerinin gözünde yer edinebilmek için sürekli bir performans sergilemek zorunda kalıyor. Çocukken karne notlarıyla, büyüdüğümüzde ise eşimizin beklentilerini kusursuzca karşılayarak “Görün beni!” diye yalvarıyor.

Eğer bir evlat sadece yüksek not aldığında, bir eş sadece isteklerine boyun eğildiğinde “görülüyorsa”; orada o insan değil, egoların ve beklentilerin yansıması izleniyor demektir.

Gerçek sevgi ve gerçek “görme” eylemi, hiçbir başarıya, hiçbir şarta ve hiçbir boyun eğmeye bağlı olamaz.

Gözlerimizi Şartsız Sevgiye Açmak

Bir insanı en çıplak, en kusurlu, en başarısız anında bile sevgiyle ve şefkatle görebilmek, bu dünyadaki en büyük erdemdir. Çocuğumuz düşük not aldığında da onun gözlerindeki o kırılgan varlığı fark edebilmeliyiz. Eşimiz kendi doğrularını savunurken veya yorgun düşmüşken bile onun hayatımızdaki yerini ve değerini gözlerimizle ona hissettirebilmeliyiz.

Çünkü insan, ancak hiçbir şey kanıtlamak zorunda kalmadığı bir gözün karşısında huzur bulur.

Gözler kalbin aynasıysa eğer, o aynayı başarı pırıltılarıyla ya da sahte itaatlerle karartmayalım. Birbirimize bakarken başarıları, hayal kırıklıklarını veya beklentileri aradan çıkaralım. Sadece orada duran o saf ruhu, o insanı görelim.

Bakar körlüğümüzü yenip bakışlarımızı daha dikkatli kılalım; çünkü bizim bir anlık körlüğümüz, en sevdiklerimizin ömür boyu sürecek bir “kendini kanıtlama” sancısına dönüşebilir.

Yasemin Kafadar

Yayınlayan

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

Jasminyazıyor

Hayatın gerçek duygularını savunan, kaybolan değerleri hatırlatmaya çalışan bir gözlemciyim. Görünür olmak uğruna unutulan mahremiyeti ve samimiyeti yazıya döküyorum. Çünkü bazı şeyler paylaşılmak için değil, yaşanmak içindir.

Bir Cevap Yazın