Kulağın Gücü ve Sorumluluğu:

Duyduklarımız mı, İşitmek İstediklerimiz mi?

Dil ile kelimeleri dünyaya saldık; göz ile hayatın renklerine, yüzlerine ve kusurlarına tanıklık ettik. Peki ya sonra? Dünyanın hiç susmayan gürültüsü kapımıza dayandığında ne yapıyoruz?

​Serinin bu üçüncü yazısında yönümüzü, belki de en az üzerine düşündüğümüz ama bizi insan kılan en temel yere çeviriyoruz: Kulağa.

Kulak, sadece ses dalgalarını beyine ileten bir organ değil. Hayatı, insanları ve kendimizi nasıl anlamlandırdığımızın tam merkezinde duran bir rehber. Fakat bugünün hızlı ve yorucu dünyasında hepimizin düştüğü büyük bir tuzak var: Gerçekten karşımızdakini dinliyor muyuz, yoksa sadece duymak istediklerimizi mi seçiyoruz?

​Kendi Yankı Odamızda Boğulmak

Kabul edelim: Çoğumuz anlamak için değil, cevap vermek için dinliyoruz. Tıpkı gözümüzün görmek istediğini seçmesi gibi, kulağımız da duymak istediği kelimeleri cımbızlıyor. Karşımızdaki insan en yalın hâliyle içini dökerken, biz o sesleri kendi korkularımızın, önyargılarımızın ve geçmiş kırgınlıklarımızın süzgecinden geçiriyoruz.

​O “A” diyor, içimizdeki şüpheci ses “B” diye fısıldıyor.

​Böylece dışarıdan gelen samimi ses, zihnimizin duvarlarına çarpa çarpa bükülüyor. Ortaya gerçek bir iletişim değil, insanın kendi zihnindeki yalnız yankı odasında kendi kendisiyle konuşması çıkıyor.

​Oysa kulağın asıl sorumluluğu tam burada başlıyor: Yankıyı kırmak. Egomuzu, “şimdi ne cevap vereceğim?” telaşını susturup kelimelerin altındaki çıplak niyeti duyabilmek.

​Bir şeyi duymanın ya da dinlemenin kendisi kadar, niyet de önemlidir. Eğer gerçekten iyi bir dinleyici isek, karşımızdaki insanın bize o sözü neden söylediğini de anlarız. Bir kaşık suda fırtına koparmadan önce, söylenen sözün ardındaki duyguyu, amacı ve kırılganlığı fark edebilmemiz gerekir. Bunu fark etmenin tek yolu ise iyi bir dinleyici olmak, yani kelimelerin ötesindeki niyeti işitebilmektir.

​Müziği Duymayanların Yanılgısı

“Müziğin sesini duymayanlar, dans edenleri deli zanneder.”

​Hayatta da böyle. Sadece görmek yetmez. Sadece konuşmak da yetmez. İnsan, duymadığı sürece hiçbir şeyi gerçekten anlayamaz.

Bir insanın içindeki ritmi, acıyı, telaşı, sessizliği duyamadığımızda; dışarıdan baktığımız her hareket bize anlamsız, abartılı ya da “tuhaf” görünür. Çünkü duymadığımız her şey, zihnimizde yanlış bir hikâyeye dönüşür.

​Ve işte tam burada duymamanın nelere yol açtığı ortaya çıkar: Yanlış anlamalar, kırgınlıklar, önyargılar, kopuşlar…

​”Neler Oldu?” Dedikodusundan, “Ne Oldu?” Anlayışına

​Hayatla bağımızı koparan ya da güçlendiren ince çizgi burada beliriyor. Günlük koşturmacada kulak, pasif bir tüketim aracına dönüşmeye çok müsait. Başkalarının hayatında yüzeysel olarak neler olduğunu duymaya çalışmak; kimin ne yaptığını, kimin nereye savrulduğunu takip etmek kulağın en yüzeysel hâlidir.

​Bu, arkadaki anlamı hiç umursamadan sadece dışarıdaki hareketleri izleyip dedikodu üretmektir.

​Oysa insanı insana yaklaştıran şey çok başka. Asıl önemli olan, başkalarının hayatında yüzeysel olarak neler olduğunu duymak değil; o insanın kalbinde, dünyasında ne olduğunu işitebilmektir.

​Bir insanın seçimlerinin arkasındaki acıyı, çaresizliği, umudu, sessizliği duyabilmektir. Bize ters gelen yaşamların bile ardındaki mücadeleyi, “Kim bilir ne oldu, içinden ne geçiyor da böyle davranıyor?” diye merak edebilmektir.

​Sonuç: Duymaktan Dinlemeye Geçmek

​Dünyayı biraz daha anlaşılır kılmak istiyorsak, kulaklarımıza hak ettiği değeri geri vermeliyiz. Dedikodunun, önyargının ve haklı çıkma çabasının sesini kısmalı; insanın ve hayatın sesini açmalıyiz.

​Duymak biyolojik bir yetenek; dinlemek ise bir saygı biçimi.

Kulağın sorumluluğu, duymak istediğimiz senaryoları uydurmak değil; karşımızdakini olduğu gibi kabul edecek o samimi sessizliğe bürünebilmektir. Çünkü insan, ancak bir başkasının “neden”ini, o kalbinde “ne olduğunu” işittiğinde kendi yalnızlığından kurtulur ve gerçek bir bağ kurabilir.

Yasemin Kafadar

Yayınlayan

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

Jasminyazıyor

Hayatın gerçek duygularını savunan, kaybolan değerleri hatırlatmaya çalışan bir gözlemciyim. Görünür olmak uğruna unutulan mahremiyeti ve samimiyeti yazıya döküyorum. Çünkü bazı şeyler paylaşılmak için değil, yaşanmak içindir.

“Kulağın Gücü ve Sorumluluğu:” üzerine 0 yorum

Bir Cevap Yazın