​Cildin Gücü ve Sorumluluğu

​Beş duyumuzun bize anlattığı hikâyeyi dinlemeye devam ediyoruz. Göz görmekle, kulak işitmekle, dil konuşmakla görevli sanırız. Oysa her biri bundan çok daha fazlasını taşır. Göz yalanı görebilir, kulak sahte bir sözü gerçek sanabilir, dil gerçeği gizleyebilir. İnsan bazen burnunun ucundaki tehlikenin kokusunu bile alamaz. Ama cilt yanılmaz. Gözün görmediğini, kulağın duymadığını, burnun koklayamadığını ve dilin söyleyemediğini biz dokunarak anlarız.

​İnsan, dünyaya gözlerini açmadan önce dokunmayı öğrenir. Anne karnındaki bebek, ilk olarak temasla hayatı hisseder. Doğduğumuz andan itibaren bir kucağın sıcaklığı, bir elin şefkati veya bir sarılışın güveni ruhumuzda iz bırakır. Bu yüzden cilt, sadece iskeletimizi gizleyen bir örtü, iç organlarımızı dış dünyadan koruyan mekanik bir katman değildir; o, ruhumuzun dünyaya açılan en hassas kapılarından biridir, duygularımızın sessiz tercümanıdır.

​Elektrikler ansızın kesildiğinde, her taraf zifiri karanlığa büründüğünde gözlerimiz körleşir. Zihnimiz evdeki her şeyin, bir mumun ya da kibritin nerede olduğunu ezbere bilse bile, yine de ellerimizle kontrol ederek, dokunarak, temas ederek ilerleriz. Adımlarımızı hissettiğimiz o yüzeylere göre atarız ve tam o anda, o dokunuşla birlikte içimizi bir güven duygusu kaplar. Tıpkı bir çocuğun ateşi çıktığında yaptığımız gibi… Elimiz ilk önce teknolojik bir dereceye gitmez. Hiçbir alet kullanmadan, hemen elimizin tersini ya da dudaklarımızı çocuğun alnına koyarız. O sıcaklığı, o tehlikeyi ilk önce kendi tenimizle kontrol eder, onunla anlarız. Cildimiz sadece sıcaklığı, soğuğu ya da bir nesnenin sertliğini hissetmez; bazen bir insanın niyetini, sevgisini ve hatta yalnızlığını da taşır.

​Bugün etrafımıza baktığımızda, dışarıdan kusursuz görünen ama içi fırtınalarla, huzursuzluklarla dolu nice ikili ilişkiler görüyoruz. Birçok birliktelik ya büyük bir mutsuzlukla son buluyor ya da bitirilemeyip adeta birer zindana dönüşüyor. Bu huzursuzluğun, o sessiz mutsuzluğun altında yatan en büyük gizem genellikle gözden kaçıyor: Ten uyumu.

​İki insanın teninin birbirine uyması, sadece fiziksel bir çekim değildir; ruhların birbirine dokunmayı kabul etmesidir. Üstelik tenin dokunuşuna, yine kendi tenimizle cevap veririz. Gelen bir dokunuş karşısında bedenimizde beliren o ani ürperti ya da istek, aslında o insanı isteyip istemediğimizin en dürüst yanıtıdır. Bunu zihnimizden önce tenimiz sezer ve cevaplar. Ten uyumu olmadığında, aynı çatı altında yaşayan iki insan, aralarında binlerce kilometre varmış gibi yabancılaşır. Karanlıkta yönünü kaybeden insan gibi, ilişkiler de ten bağını kopardığında pusulasını yitirir. Tenin reddettiğini, mantık ne kadar kabul ettirmeye çalışırsa çalışsın, birliktelikler sarsılır. Çünkü insan, teninin yabancı hissettiği bir yerde asla huzur bulamaz, kendini güvende hissedemez.

​Oysa dokunmak, şifadır. Birinin saçlarını şefkatle okşamak, sevdiğinin gözündeki yaşı parmak uçlarınla silmek, kelimelerin bittiği yerde “Ben buradayım” demenin en yalın halidir. İnsan bazen uzun konuşmalarla bulamadığı teselliyi bir sarılışta, hastaya yapılan şefkatli bir temasta, eski bir dostla samimi bir tokalaşmada ya da omza konan sessiz bir elde bulur. İnsanların bazen sözlerden çok bir dokunuşla anlaştığı bir gerçektir.

​Fakat bu gücün büyük bir sorumluluğu vardır. Bir çocuğun başını okşayan el ile onu iten el aynı değildir. İkisi de cilde temas eder ama ruhta bıraktıkları iz birbirinden çok farklıdır. Fiziksel şiddetin, öfkeyle kalkan bir elin ve sert temasın bıraktığı görünmez izler, sadece canı değil, güveni de incitebilir. Bazen tek bir dokunuş, yıllarca unutulmayacak bir yara bırakabilir. Her temas yakınlık değildir, her yakınlık da sevgi değildir. Karşımızdakinin sınırlarına saygı duymak, dokunmanın belki de en önemli ahlakıdır.

​Belki de bu yüzden cildin bize verdiği en büyük ders şudur: İnsan, sadece dokunduğu şeyleri hissetmez; kendisine nasıl dokunulduğunu da hatırlar. Ve bazen yıllar geçse bile, bir elin sıcaklığı da soğukluğu da insanın içinde yaşamaya devam eder.

Dokunmak sadece bir eylem değildir; karşımızdakine “Seni görüyorum, varlığını hissediyorum” demenin en eski dilidir. Bu yüzden cildimizin hissettiği kadar, dokunuşlarımızın bıraktığı izlerden de sorumluyuz.

Yasemin Kafadar

Yayınlayan

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

Jasminyazıyor

Hayatın gerçek duygularını savunan, kaybolan değerleri hatırlatmaya çalışan bir gözlemciyim. Görünür olmak uğruna unutulan mahremiyeti ve samimiyeti yazıya döküyorum. Çünkü bazı şeyler paylaşılmak için değil, yaşanmak içindir.

“​Cildin Gücü ve Sorumluluğu” üzerine 0 yorum

Bir Cevap Yazın