Düşünce tarihinin köklerine inildiğinde, felsefenin doğuşunu yalnızca kronolojik bir süreç olarak değil, insan zihninde yaşanan büyük bir kopuş olarak ele almak gerekir. Bu kopuşu anlamak için önce ilk felsefi sorgulamaların hangi zeminde yükseldiğine bakmak gerekir.
Çünkü felsefe, en yalın haliyle insanın çevresini ve kendi benliğini yorumlama biçimidir.
Felsefe sahneye çıkmadan önce insanlık, büyük ölçüde mitlerin ve efsanelerin dünyasında yaşıyordu. Doğada açıklayamadığı her olayı, bir tanrının öfkesiyle ya da görünmez güçlerin iradesiyle anlamlandırmaya çalışıyordu. Gök gürlediğinde bir tanrı kızmış, fırtına çıktığında doğaüstü bir güç harekete geçmiş sayılıyordu. İnsan, bilmediği şeyden korkuyor; korktuğu şeyi de kutsallaştırıyordu.
Ta ki milattan önce altıncı yüzyılda, bugün bizim Ege kıyılarımızda yaşamış olan Thales ortaya çıkıp mevcut kabulleri sorgulamaya başlayana kadar…
Thales’in sorduğu soru basitti ama etkisi büyüktü:
“Her şeyin arkasındaki asıl ortak öz nedir?”
O, bu soruya mitlerle değil, doğaya bakarak cevap aradı ve “Her şeyin özü sudur” dedi. Bugün bu cevap bilimsel olarak doğru kabul edilmese de Thales’i önemli kılan şey, cevabının doğruluğundan çok yöntemi oldu. Çünkü o, doğayı tanrıların kaprisleriyle değil, sebep-sonuç ilişkisiyle açıklamaya çalıştı.
İşte felsefenin asıl doğuşu da burada başladı.
Cehalet, Korku ve Mitlerin Sonu
İnsan bilmediği şeyden korkar. Korktuğu şeyi açıklayamadığında ise ona kutsallık yükler. Mitolojiler de büyük ölçüde insanın bu korkularından, hayal gücünden ve bilinmeyeni anlamlandırma çabasından doğmuştur.
Bu konuda antik filozof Ksenofanes’in eleştirisi çok çarpıcıdır. Ona göre insanlar tanrıları kendi suretlerinde hayal etmişlerdir. İnsan nasıl giyiniyorsa, nasıl konuşuyorsa, tanrısını da öyle düşünmüştür. Hatta Ksenofanes, eğer atların veya aslanların elleri olsaydı ve resim yapabilselerdi, onların da tanrılarını kendilerine benzeterek çizeceklerini söyler.
Bu düşünce, insanın kendi hayal gücüyle yarattığı kutsallıkları sorgulaması açısından oldukça sarsıcıdır. Çünkü burada artık insan, yalnızca doğayı değil, kendi inanç biçimlerini de sorgulamaya başlamıştır.
Uyanışın Küresel ve Yerel Sesleri: Dünyayı Değiştiren Düşünürler
Bu zihinsel uyanışı yalnızca Antik Yunan’la sınırlamak doğru değildir. Tarih boyunca farklı coğrafyalardan birçok düşünür, insanın mitlerden akla, korkudan sorgulamaya geçişini desteklemiştir.
Türkiye’nin Aydınlanma Öncüleri:
- Macit Gökberk: Türkiye’de felsefe tarihçiliğinin ve dilinin kurulmasında öncü olan Gökberk, felsefenin ve aydınlanmanın özünü “insanın mitoslardan, yani hazır kalıplardan kurtulup kendi aklıyla hesaplaşması” olarak tanımlar. Ona göre insanlık, ancak kendi dogmalarını sorgulama cesareti gösterdiğinde gerçek anlamda özgürleşebilir.
- Hasan Âli Yücel: Cumhuriyet döneminin o büyük zihinsel uyanışının mimarlarından olan Yücel, Doğu ve Batı klasiklerini Türkçeye kazandırarak felsefi düşüncenin bu topraklarda kök salmasını sağlamıştır. Onun mantığında da tıpkı Thales’te olduğu gibi; insanı hurafelerden, batıl inançlardan kurtaracak tek güç hür bir akıl ve sorgulayıcı bir felsefedir.
Dünya Düşünürleri:
- Auguste Comte (Fransa): İnsanlığın düşünce tarihini incelerken ilk aşamayı “teolojik aşama” olarak adlandırır. Ona göre insan, başlangıçta doğadaki olayları tanrısal güçlerle açıklamış; daha sonra felsefe ve bilim sayesinde bu hayal dünyasından çıkıp gözleme ve akla yönelmiştir.
- Francis Bacon (İngiltere): Modern bilimin öncülerinden biri olarak insan zihninin önündeki en büyük engelleri “idoller” yani zihinsel putlar olarak tanımlar. Ona göre insan, doğayı anlamak istiyorsa önce önyargılarından, dogmalarından ve hayal ürünü kabullerinden kurtulmalıdır.
- Giordano Bruno (İtalya): Evrenin sınırsızlığı ve doğanın kendi düzeni üzerine düşündüğü için çağının dogmalarına meydan okumuş, gerçeği savunma uğruna hayatını kaybetmiştir.
- Friedrich Nietzsche (Almanya): Mitlerin ve tanrı tasavvurlarının insanın korkularıyla, acılarıyla ve anlam arayışıyla ilişkili olduğunu göstermiştir. Ona göre insan, çoğu zaman gerçeklikle yüzleşmek yerine kendini rahatlatacak anlamlar üretmiştir.
Gerçeklikle Yüzleşmek
Bütün bu tarihsel süreç gösteriyor ki felsefe, insanın hayal dünyasından çıkıp gerçeklikle yüzleşmeye başladığı en büyük zihinsel kırılmalardan biridir.
İnsanlar her doğa olayına ayrı bir tanrı atfetmekten vazgeçtikçe, evrende bir düzen, bir yasa ve bir sebep-sonuç ilişkisi olduğunu fark etmeye başladılar. Felsefe, insanı masalların rahatlatıcı ama sınırlı dünyasından çıkarıp sorgulamanın daha zor ama daha gerçek yoluna davet etti.
Bana göre felsefenin en büyük değeri de buradadır. Felsefe, hazır cevaplar vermekten çok, insanı düşünmeye zorlar. Korkularımızı, kabullerimizi, inançlarımızı ve alışkanlıklarımızı sorgulatır. Bizi yalnızca dış dünyaya değil, kendi zihnimize de baktırır.
Sonuç olarak felsefe; insanı mitlerin gölgesinden çıkarıp aklın, sorgulamanın ve gerçekliğin ışığına taşıyan en büyük düşünsel adımdır. Belki de bugün hâlâ felsefeye ihtiyaç duymamızın sebebi budur: Çünkü insan, sadece dünyayı değil, kendi zihninin sınırlarını da anlamak zorundadır.
Çünkü felsefe yalnızca evreni anlamaya çalışmak değil, aynı zamanda çevremizi ve kendi benliğimizi yorumlama biçimimizdir.
Yasemin Kafadar