Buket Uzuner, Kız Neşesi kitabında insanlık tarihinin o asık suratlı, karanlık oditoryumuna uzun bir ışık tutar ve şöyle der:
”İnsanların binlerce yıldır iyilik ve nezaket yerine çoğunlukla —ve çoğunluğunun— güç ve maddesel zenginlikle yakından ilgilendiği bir insanlık tarihine sahibiz. Günümüzde de durum aynı; güç ve maddi zenginlik uğruna çeşitli kurallar ve gelenekler icat ederek öz evladına bile baskı ve şiddet uygulamaktan hiç çekinmeyen vicdansız krallar, zorba sultanlar, acımasız tiranlar, sezarlar, otoriteler, iktidarlar düzenleri korumak için binlerce yıl insanlığın sevincini, birlikte eğlenip neşeyle dayanışmasını yasaklamıştır. Çünkü otoritenin en büyük düşmanı gülmek, neşe ve mizahtır. Neşe ve kahkaha bulaşıcıdır; otoriteye gülebilmek, mizahla eleştirebilmek, hicvetmek, en önemlisi tüm güçlüklere rağmen o neşeyi kaybetmemek; onu bozar, sarsar ve sonunda mutlaka yıkar.”
Bugün tam da bu bin yıllık döngünün içinden geçiyoruz. Siyasetçiler, gazeteciler, sanatçılar ve son olarak komedyen Deniz Göktaş… Toplumun en görünür, en çok düşündüren ve en çok ses çıkaran isimlerinin haksızca hedef alındığı, susturulmak istendiği bu süreçler aslında hepimize bir mesaj veriyor.
Yaratılmak istenen karamsarlık ve sessizlik atmosferi üzerinden hepimize, toplumun her bir ferdine çok net bir gözdağı gösteriliyor:
“Konuşursanız, karşı çıkarsanız, sıra size de gelebilir.”
Bu baskı atmosferi ne yazık ki çoğu zaman amacına ulaşıyor ve insanlarda son derece anlaşılır bir çekince yaratıyor. İnsanlar haklı olarak kabuklarına çekiliyor, sessizleşiyor ve “Onlara bunu yapan bana ne yapmaz?” diye düşünerek eylemsiz kalabiliyor.
Ancak haksız yere özgürlüğü elinden alınan, parmaklıklar arkasına konulmak istenen insanların asıl protestosu, tam da bıraktıkları o silinmez izlerde saklı kalıyor. İşte bu noktada Deniz Göktaş’ın o net ve tavizsiz sözü devreye giriyor. Ben de bu hissi, bu haklı inadı paylaşmak, adaletsizliğe karşı bir duruş sergilemek ve tarihe küçük bir not düşmek için düşüncelerimi kaleme aldım. Zihnimde hep onun o güçlü cümlesi yankılanıyordu:
“Neşemizi Çalamazlar.”
“Neşemizi Çalamazlar” demek, tarihin en eski ve en etkili sivil itaatsizlik yöntemlerinden birini devreye sokmaktır. Baskıcı yapılar, tiranlar ve kendi kurdukları maddi düzeni korumak isteyen güç odakları pek çok şeyi kontrol edebilir; kurallar koyabilir, alanları daraltabilir, insanları haksızca dört duvar arasına kapatabilirler. Ancak içsel bir eylem olan neşeyi ve kahkahayı asla kelepçeleyemezler.
Peki, bu düşünceden hareketle sessizlik duvarını nasıl aşabilir, o haksızlığın karşısında dik durarak neşemizi nasıl koruyabiliriz?
1. Mizahı Bir Kalkan ve Silah Yaparak
Otorite her zaman ciddiyetten, asık suratlılıktan ve korkudan beslenir. Çünkü korku, insanları itaatkâr kılar. Oysa o görseldeki mikrofonu tutan adamın tebessümündeki gibi; ironiyle, taşlamayla ve hicivle otoriteye gülebilmek, onun sarsılmaz sandığı o “korkutucu” maskeyi bir anda düşürür. Kralın çıplak olduğunu göstermenin en gürültülü yolu bazen bir kahkahadır.
2. Neşenin “Bulaşıcı” Gücüne İnanarak
Baskıcı düzenlerin en büyük stratejisi insanları yalnızlaştırmak, evlerine hapsetmek ve birbirinden şüphe ettirmektir. Oysa neşe de dayanışma da bulaşıcıdır. Bir kişinin attığı samimi bir kahkaha, yanındakine cesaret verir; yanındaki öbürünü tetikler. Bir araya gelip birlikte eğlenebilmek, o yasaklanan kolektif coşkuyu inadına yaşatmak, sistemin örmeye çalıştığı o soğuk duvarları içten içe çatlatır.
3. “Her Şeye Rağmen” Pozisyonunu Koruyarak
En kritik nokta burasıdır:
“…tüm güçlüklere rağmen neşeyi kaybetmemek, onu bozar, sarsar ve sonunda mutlaka yıkar.”
Neşeli olmak, dünyadaki kötülüklere, haksızlıklara gözünü kapatmak ya da gamsız olmak değildir. Tam tersine, kötülüğün seni mutsuz ederek teslim almasına izin vermemektir. “Beni hapsederek, susturarak yıktığınızı sanıyorsunuz ama fikirlerimle, duruşumla hâlâ buradayım ve hâlâ hayattan keyif alabiliyorum” demenin en devrimci, en dik başlı yoludur.
O kara tahtaya tebeşirle yazılan “Neşemizi Çalamazlar.” sözü, aslında binlerce yıllık zorbalık tarihine verilmiş zarif ama son derece net bir yanıttır.
Baskı tebeşir tozu gibi dağılır gider. Ama insanın içindeki yaşama sevinci, adalet duygusu, mizah ve umut kolay kolay yok olmaz. Ne bizi tamamen korkutabilecekler, ne susturabilecekler, ne de o bulaşıcı kahkahamızı elimizden alabilecekler.
Yasemin Kafadar
… reposted this!