Neşemizi Çalamazlar

​Buket Uzuner, Kız Neşesi kitabında insanlık tarihinin o asık suratlı, karanlık oditoryumuna uzun bir ışık tutar ve şöyle der:

​”İnsanların binlerce yıldır iyilik ve nezaket yerine çoğunlukla —ve çoğunluğunun— güç ve maddesel zenginlikle yakından ilgilendiği bir insanlık tarihine sahibiz. Günümüzde de durum aynı; güç ve maddi zenginlik uğruna çeşitli kurallar ve gelenekler icat ederek öz evladına bile baskı ve şiddet uygulamaktan hiç çekinmeyen vicdansız krallar, zorba sultanlar, acımasız tiranlar, sezarlar, otoriteler, iktidarlar düzenleri korumak için binlerce yıl insanlığın sevincini, birlikte eğlenip neşeyle dayanışmasını yasaklamıştır. Çünkü otoritenin en büyük düşmanı gülmek, neşe ve mizahtır. Neşe ve kahkaha bulaşıcıdır; otoriteye gülebilmek, mizahla eleştirebilmek, hicvetmek, en önemlisi tüm güçlüklere rağmen o neşeyi kaybetmemek; onu bozar, sarsar ve sonunda mutlaka yıkar.”

​Bugün tam da bu bin yıllık döngünün içinden geçiyoruz. Siyasetçiler, gazeteciler, sanatçılar ve son olarak komedyen Deniz Göktaş… Toplumun en görünür, en çok düşündüren ve en çok ses çıkaran isimlerinin haksızca hedef alındığı, susturulmak istendiği bu süreçler aslında hepimize bir mesaj veriyor.

​Yaratılmak istenen karamsarlık ve sessizlik atmosferi üzerinden hepimize, toplumun her bir ferdine çok net bir gözdağı gösteriliyor:

“Konuşursanız, karşı çıkarsanız, sıra size de gelebilir.”

​Bu baskı atmosferi ne yazık ki çoğu zaman amacına ulaşıyor ve insanlarda son derece anlaşılır bir çekince yaratıyor. İnsanlar haklı olarak kabuklarına çekiliyor, sessizleşiyor ve “Onlara bunu yapan bana ne yapmaz?” diye düşünerek eylemsiz kalabiliyor.

​Ancak haksız yere özgürlüğü elinden alınan, parmaklıklar arkasına konulmak istenen insanların asıl protestosu, tam da bıraktıkları o silinmez izlerde saklı kalıyor. İşte bu noktada Deniz Göktaş’ın o net ve tavizsiz sözü devreye giriyor. Ben de bu hissi, bu haklı inadı paylaşmak, adaletsizliğe karşı bir duruş sergilemek ve tarihe küçük bir not düşmek için düşüncelerimi kaleme aldım. Zihnimde hep onun o güçlü cümlesi yankılanıyordu:

“Neşemizi Çalamazlar.”

“Neşemizi Çalamazlar” demek, tarihin en eski ve en etkili sivil itaatsizlik yöntemlerinden birini devreye sokmaktır. Baskıcı yapılar, tiranlar ve kendi kurdukları maddi düzeni korumak isteyen güç odakları pek çok şeyi kontrol edebilir; kurallar koyabilir, alanları daraltabilir, insanları haksızca dört duvar arasına kapatabilirler. Ancak içsel bir eylem olan neşeyi ve kahkahayı asla kelepçeleyemezler.

​Peki, bu düşünceden hareketle sessizlik duvarını nasıl aşabilir, o haksızlığın karşısında dik durarak neşemizi nasıl koruyabiliriz?

1. Mizahı Bir Kalkan ve Silah Yaparak

Otorite her zaman ciddiyetten, asık suratlılıktan ve korkudan beslenir. Çünkü korku, insanları itaatkâr kılar. Oysa o görseldeki mikrofonu tutan adamın tebessümündeki gibi; ironiyle, taşlamayla ve hicivle otoriteye gülebilmek, onun sarsılmaz sandığı o “korkutucu” maskeyi bir anda düşürür. Kralın çıplak olduğunu göstermenin en gürültülü yolu bazen bir kahkahadır.

2. Neşenin “Bulaşıcı” Gücüne İnanarak

Baskıcı düzenlerin en büyük stratejisi insanları yalnızlaştırmak, evlerine hapsetmek ve birbirinden şüphe ettirmektir. Oysa neşe de dayanışma da bulaşıcıdır. Bir kişinin attığı samimi bir kahkaha, yanındakine cesaret verir; yanındaki öbürünü tetikler. Bir araya gelip birlikte eğlenebilmek, o yasaklanan kolektif coşkuyu inadına yaşatmak, sistemin örmeye çalıştığı o soğuk duvarları içten içe çatlatır.

3. “Her Şeye Rağmen” Pozisyonunu Koruyarak

En kritik nokta burasıdır:

“…tüm güçlüklere rağmen neşeyi kaybetmemek, onu bozar, sarsar ve sonunda mutlaka yıkar.”

Neşeli olmak, dünyadaki kötülüklere, haksızlıklara gözünü kapatmak ya da gamsız olmak değildir. Tam tersine, kötülüğün seni mutsuz ederek teslim almasına izin vermemektir. “Beni hapsederek, susturarak yıktığınızı sanıyorsunuz ama fikirlerimle, duruşumla hâlâ buradayım ve hâlâ hayattan keyif alabiliyorum” demenin en devrimci, en dik başlı yoludur.

​O kara tahtaya tebeşirle yazılan “Neşemizi Çalamazlar.” sözü, aslında binlerce yıllık zorbalık tarihine verilmiş zarif ama son derece net bir yanıttır.

​Baskı tebeşir tozu gibi dağılır gider. Ama insanın içindeki yaşama sevinci, adalet duygusu, mizah ve umut kolay kolay yok olmaz. Ne bizi tamamen korkutabilecekler, ne susturabilecekler, ne de o bulaşıcı kahkahamızı elimizden alabilecekler.

Yasemin Kafadar

​Cildin Gücü ve Sorumluluğu

​Beş duyumuzun bize anlattığı hikâyeyi dinlemeye devam ediyoruz. Göz görmekle, kulak işitmekle, dil konuşmakla görevli sanırız. Oysa her biri bundan çok daha fazlasını taşır. Göz yalanı görebilir, kulak sahte bir sözü gerçek sanabilir, dil gerçeği gizleyebilir. İnsan bazen burnunun ucundaki tehlikenin kokusunu bile alamaz. Ama cilt yanılmaz. Gözün görmediğini, kulağın duymadığını, burnun koklayamadığını ve dilin söyleyemediğini biz dokunarak anlarız.

​İnsan, dünyaya gözlerini açmadan önce dokunmayı öğrenir. Anne karnındaki bebek, ilk olarak temasla hayatı hisseder. Doğduğumuz andan itibaren bir kucağın sıcaklığı, bir elin şefkati veya bir sarılışın güveni ruhumuzda iz bırakır. Bu yüzden cilt, sadece iskeletimizi gizleyen bir örtü, iç organlarımızı dış dünyadan koruyan mekanik bir katman değildir; o, ruhumuzun dünyaya açılan en hassas kapılarından biridir, duygularımızın sessiz tercümanıdır.

​Elektrikler ansızın kesildiğinde, her taraf zifiri karanlığa büründüğünde gözlerimiz körleşir. Zihnimiz evdeki her şeyin, bir mumun ya da kibritin nerede olduğunu ezbere bilse bile, yine de ellerimizle kontrol ederek, dokunarak, temas ederek ilerleriz. Adımlarımızı hissettiğimiz o yüzeylere göre atarız ve tam o anda, o dokunuşla birlikte içimizi bir güven duygusu kaplar. Tıpkı bir çocuğun ateşi çıktığında yaptığımız gibi… Elimiz ilk önce teknolojik bir dereceye gitmez. Hiçbir alet kullanmadan, hemen elimizin tersini ya da dudaklarımızı çocuğun alnına koyarız. O sıcaklığı, o tehlikeyi ilk önce kendi tenimizle kontrol eder, onunla anlarız. Cildimiz sadece sıcaklığı, soğuğu ya da bir nesnenin sertliğini hissetmez; bazen bir insanın niyetini, sevgisini ve hatta yalnızlığını da taşır.

​Bugün etrafımıza baktığımızda, dışarıdan kusursuz görünen ama içi fırtınalarla, huzursuzluklarla dolu nice ikili ilişkiler görüyoruz. Birçok birliktelik ya büyük bir mutsuzlukla son buluyor ya da bitirilemeyip adeta birer zindana dönüşüyor. Bu huzursuzluğun, o sessiz mutsuzluğun altında yatan en büyük gizem genellikle gözden kaçıyor: Ten uyumu.

​İki insanın teninin birbirine uyması, sadece fiziksel bir çekim değildir; ruhların birbirine dokunmayı kabul etmesidir. Üstelik tenin dokunuşuna, yine kendi tenimizle cevap veririz. Gelen bir dokunuş karşısında bedenimizde beliren o ani ürperti ya da istek, aslında o insanı isteyip istemediğimizin en dürüst yanıtıdır. Bunu zihnimizden önce tenimiz sezer ve cevaplar. Ten uyumu olmadığında, aynı çatı altında yaşayan iki insan, aralarında binlerce kilometre varmış gibi yabancılaşır. Karanlıkta yönünü kaybeden insan gibi, ilişkiler de ten bağını kopardığında pusulasını yitirir. Tenin reddettiğini, mantık ne kadar kabul ettirmeye çalışırsa çalışsın, birliktelikler sarsılır. Çünkü insan, teninin yabancı hissettiği bir yerde asla huzur bulamaz, kendini güvende hissedemez.

​Oysa dokunmak, şifadır. Birinin saçlarını şefkatle okşamak, sevdiğinin gözündeki yaşı parmak uçlarınla silmek, kelimelerin bittiği yerde “Ben buradayım” demenin en yalın halidir. İnsan bazen uzun konuşmalarla bulamadığı teselliyi bir sarılışta, hastaya yapılan şefkatli bir temasta, eski bir dostla samimi bir tokalaşmada ya da omza konan sessiz bir elde bulur. İnsanların bazen sözlerden çok bir dokunuşla anlaştığı bir gerçektir.

​Fakat bu gücün büyük bir sorumluluğu vardır. Bir çocuğun başını okşayan el ile onu iten el aynı değildir. İkisi de cilde temas eder ama ruhta bıraktıkları iz birbirinden çok farklıdır. Fiziksel şiddetin, öfkeyle kalkan bir elin ve sert temasın bıraktığı görünmez izler, sadece canı değil, güveni de incitebilir. Bazen tek bir dokunuş, yıllarca unutulmayacak bir yara bırakabilir. Her temas yakınlık değildir, her yakınlık da sevgi değildir. Karşımızdakinin sınırlarına saygı duymak, dokunmanın belki de en önemli ahlakıdır.

​Belki de bu yüzden cildin bize verdiği en büyük ders şudur: İnsan, sadece dokunduğu şeyleri hissetmez; kendisine nasıl dokunulduğunu da hatırlar. Ve bazen yıllar geçse bile, bir elin sıcaklığı da soğukluğu da insanın içinde yaşamaya devam eder.

Dokunmak sadece bir eylem değildir; karşımızdakine “Seni görüyorum, varlığını hissediyorum” demenin en eski dilidir. Bu yüzden cildimizin hissettiği kadar, dokunuşlarımızın bıraktığı izlerden de sorumluyuz.

Yasemin Kafadar

Burnun Gücü ve Sorumluluğu

​Beş duyu organımızın ruhumuzla ve hayata tutunma çabamızla olan bağını aramaya devam ediyoruz. Sözün gücünü ve yıkıcılığını dil ile konuşmuş; vitrinlerin arkasındaki saklı çığlıkları fark etmenin sorumluluğunu ise gözün o meşhur bakar körlüğüyle ele almıştık. Bugün ise listede belki de en çok hafife aldığımız, sadece nefes alıp vermeye yarayan biyolojik bir et parçası gibi duran ama ruhumuzun en derin, en ilkel hafıza odasını tutan o organa geliyoruz: Burun.

​Burun, sadece havayı ciğerlerimize çeken bir kapı değildir. O, insanın güven arayışının, aidiyetinin ve geçmişle kurduğu o görünmez ama kopmaz bağın manevi merkezidir. Göz unutur, dil inkar eder ama burnun aldığı bir koku, insanı otuz yıl öncesine, annesinin kucağına ya da çocukluğunun o güvenli sığınağına tek bir saniyede ışınlar.

​Türkçede muazzam bir deyim vardır: “Burnunun ucunu görememek.” Genellikle kibirden, hırstan ya da dikkatsizlikten önündeki gerçeği fark edemeyen insanlar için kullanırız bunu. Gözümüz uzaklardaki hayallerin, büyük başarıların ya da başkalarının parıltılı hayatlarının peşinden koşarken; yanı başımızda duran, tabiri caizse burnumuzun dibinde nefes alan insanların ne halde olduğunu kaçırırız.

​İnsan uzakları fethederken evini kaybeder bazen. Dünyanın öbür ucundaki insanların dertlerine ağlarken, hemen yanı başında, yanı başındaki koltukta sessizce oturan eşinin kırgınlığını, odasında kendi kabuğuna çekilmiş çocuğunun yalnızlığını fark edemez. Burnunun ucundaki o sessiz mesafeyi göremeyen insan, gözü ne kadar keskin olursa olsun ruhsal bir körlüğün içindedir.

​Aidiyetin Kokusu: “Ev” Kokusu Nedir?

​Bir düşünün, sizin için “ev” ne kokuyor? Anne kokusu, çocuk kokusu, eş kokusu… İnsan sadece sevdiği insanların yüzüne bakarak değil, onların o kendine has kokularını içine çekerek huzur bulur ve ait hisseder. Çocuklar dünyayı anlamlandırmaya çalışırken ilk olarak annelerinin kokusuna tutunurlar; çünkü o koku, bu tekinsiz dünyadaki en büyük güvenlik duvarıdır.

​Peki, biz büyüdükçe ve hayatın o koşturmacasına kapıldıkça neyi kaybediyoruz? İlişkilerimizdeki o mekanikleşme, aslında birbirimizin kokusunu unuttuğumuzda başlıyor. Eşimize sevgiyle sarılmayı, çocuğumuzun saçlarını içimize çeke çeke koklamayı bıraktığımızda; araya o soğuk, kokusuz ve ruhsuz mesafeler giriyor. Bir insanı gerçekten “hayatımızda” tutmak, onun varlığının kokusuna sadık kalmakla ve o kokuda huzur bulmayı hatırlamakla mümkündür.

​Sezgilerin Pusulası: “Koku Almak”

​Hayatta sadece fiziksel kokuları değil, durumların ve niyetlerin de kokusunu alırız. “Bu işte kötü bir koku var” deriz ya da bir insanın samimiyetsizliğini daha ilk andan sezeriz. Burun, ruhun en ilkel ve en dürüst savunma mekanizmasıdır. Akıl mantık süzgecinden geçmeden önce, ruh o niyetin kokusunu çoktan almıştır.

​Ancak günümüz dünyasında, tıpkı gözümüzü dijital ekranlarla yorduğumuz gibi, sezgilerimizin bu hassas pusulasını da yapay hırslarla, çıkar ilişkileriyle ve sahte kokularla köreltiyoruz. Ruhumuzun aldığı o “tehlike” veya “samimiyetsizlik” kokularını kulak arkası edip sadece mantığımızla ya da çıkarlarımızla hareket ettiğimizde, en büyük hayal kırıklıklarının eşiğine bırakıveriyoruz kendimizi. Sezgilerimizin burnunu tıkamamak, ruhsal sağlığımızın en büyük güvencesidir.

​Burnumuzun Doğrultusunda Değil, Kalbimizin Doğrultusunda

​Kendi bildiğinden şaşmayan, kimseyi dinlemeyen ve fütursuzca yaşayan insanlar için “Burnunun dikine gidiyor” deriz. Bu kibirli duruş, insanı yalnızlığa mahkum eden en tehlikeli yoldur. Burnumuz bize bir yön duygusu verir evet, ama o yönü sadece kendi egomuzla çizersek etrafımızdaki herkesi kırıp dökeriz.

​Asıl olgunluk, burnumuzun dikine gidip haklı çıkmaya çalışmak değil; o burnun ucunda nefes alan, o kokuyu bizimle paylaşan insanların hayatımızdaki varlığına şükredebilmektir.

​Tıpkı dilimizi terbiye ettiğimiz, gözümüzün bakar körlüğünü şifalandırmaya çalıştığımız gibi; burnumuzun da sorumluluğunu almalıyız. Burnumuzun ucundaki değerleri kaybetmeden görmek, sevdiklerimizin kokusunu ömür boyu bir güven sığınağı olarak kalbimizde taşımak ve o temiz sezgilerimizi yapaylıkla kirletmemek…

​Çünkü hayat, sadece uzaktaki pırıltılara bakarak değil; burnumuzun ucundaki o saf, kokulu ve canlı gerçekliğe sarılarak güzelleşir.

​Bence herkesin bildiği bir deyim vardır: “Burnumun kemiği sızladı…” Bir olay, bir anı, bir koku ya da bir manzara karşısında için burkulması, çok duygulanmak, içinin sızlaması veya ağlayacak duruma gelmek anlamına gelir. Genellikle geçmişe duyulan özlem, üzücü bir haber veya çok etkileyici bir durum karşısında hissedilen fiziksel ve duygusal acıyı ifade eder.

​Bu deyimin kökeni, fiziksel bir tepkiye dayanır. İnsan çok şiddetli ağlamak istediğinde, hıçkırık tuttuğunda veya çok duygusal bir yoğunluk yaşadığında burun kökünde (burun kemiğinin başladığı noktada) bir sızlama, bir yanma hissedilir. Deyim, bu fiziksel tepkiyi duygusal acının bir kanıtı olarak kullanır.

​Neden “kalbimiz” değil de “burnumuzun direği” sızlar? Bunu hiç düşündünüz mü? Buna birkaç farklı açıdan bakabiliriz:

1. Fiziksel ve Duygusal Tepkinin “En Yakın” Yansıması

Kalp, duyguların merkezi olarak kabul edilir; aşk, korku, heyecan veya acı dendiğinde ilk akla gelen yerdir. Ancak kalp daha çok hızlanır, duraksar veya çarpar. Yani kalp, duyguların motoru gibidir.

Burnun direği ise bu duyguların dışa vurumundaki o ilk “kırılma” anıdır. Bir acı veya hüzün, kalbi “burktuysa”, o acının fiziksel olarak yüzde hissedilen ilk işareti burun kemiğidir. Yani kalp hisseder, burun ise o hissin çatlamasını (ağlama eşiğini) temsil eder.

2. “Sızlamak” Fiilinin Derinliği

“Sızlamak”, “acımak”tan daha farklıdır. Acı keskindir, sızı ise derindir, süreklidir ve sizi olduğunuz yere çiviler. Burnun direği, o “boğaz düğümlenmesi” ile birlikte, kişinin ağlamamak için kendini tuttuğu, duygusunu içine bastırdığı o anın fiziksel kilididir. O sızı, aslında “ağlamamak için gösterilen çabanın fiziksel bedeli”dir. Kalbinizdeki o büyük sarsıntıyı dışarıya taşıran, burnunuzdaki o sızıdır.

3. Vicdanın Kokusu

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, burnun sezgilerle ve hafızayla doğrudan bir bağı var. Kalp duygusal bir merkezdir ama burun, bir durumu “koklayarak anlayan” bir organdır. Bir haksızlığa veya derin bir özleme şahit olduğunuzda, burnunuzun sızlaması; o durumun “doğal kokusunu” (yani oradaki adaletsizliği veya o anının gerçekliğini) ciğerlerinize çekip onun ağırlığıyla sarsılmanızdır.

​Sizce de burnun direğinin sızlaması, kalbin çok daha “sessiz ve derin” bir çığlığı değil mi? Kalp herkesin içinde yüksek sesle çarpabilir ama burnun sızlaması, daha çok kişinin kendi içine doğru attığı bir “hıçkırık” gibidir.

​Şimdi sıra, yüzümüzün tam ortasında duran, çoğu zaman sadece nefes alıp vermeye yarayan biyolojik bir organ olarak görülen ama aslında insanın hafıza deposu, sezgi merkezi ve en önemlisi vicdanının asil pusulası olan dördüncü durağımızda: Burun. Hayatın koşturmacası içinde aldığınız her nefesin değerini bilin. Çevrenizdeki güzelliklerin kokusunu içinize çekmeyi ihmal etmeyin. Kalbiniz her kırıldığında, bir haksızlığa her şahit olduğunuzda o sızıyı kutsal bir emanet gibi koruyun.

​Burun, yüzümüzün ortasında duran, bize yaşam enerjisi (nefes) sağlayan biyolojik bir organdır. Ancak onun pratik değeri, sadece nefes alıp vermekten ibaret değildir. Burun, hayatımızın en kritik güvenlik sistemidir; sızıntı yapan bir gazı, soluduğumuz havadaki zehirli bir katmanı veya çevremizdeki kirlenmiş bir alanı ilk fark eden o kadim dedektörümüzdür. Bir tehlike anında bizi uyaran, hayatımızı kurtaran bu “ilk savunma hattı”, aslında bize dünyayı sadece duymayı değil, hayatta kalmayı da öğretir. Dilimizi kaba sözlerden korumak nasıl bir kişisel gelişim adımıysa; burnumuzu da kibirden uzak tutmak ve o merhamet sızısını kaybetmemesini sağlamak büyük bir erdemdir.

​Hayatın koşturmacası içinde, burnunuzun size hem hayatta kalmayı öğrettiğini hem de başkalarının acısını hissettirdiğini unutmayın. Bırakın burnunuz her zaman asil, sezgileri açık ama dünyaya karşı merhametle sızlayan o asil yerinde kalsın. Bizim oralarda, Antep’te çok güzel bir söz vardır, duydunuz mu bilmem:

​”Burun yüzden düşerse, yüz arbet olur.”

(Yani insan erdemini yitirirse, yüzünün de bir hükmü kalmaz, yüzü rezil olur.)

Yasemin Kafadar

Karpuzlu Fit Smoothie: Yaz Sıcağında Diyet Kurtarıcısı

Yaz sıcakları kendini iyice hissettirmeye başladı. Böyle günlerde hem ferahlatan hem de formumuzu korumaya yardımcı olan tarifler arıyoruz. Ağır yiyecekler yerine hafif, doğal ve tok tutan içecekler her zaman daha cazip geliyor. İşte tam da bu ihtiyaca cevap veren, rengiyle bile içinizi açacak diyet dostu bir yaz içeceği ile karşınızdayım.
Karpuzun ferahlığı, çileğin tatlılığı ve kırmızı meyvelerin hafif ekşi aroması birleşince ortaya hem lezzetli hem de düşük kalorili bir yaz klasiği çıkıyor.


🛒 Malzemeler

  • 1 büyük dilim karpuz (çekirdekleri ayıklanmış, küp doğranmış)
  • 150 g çilek
  • 90 g karışık kırmızı meyve (ahududu, yaban mersini veya böğürtlen)
  • 2 cm vanilya çubuğu (ya da bir tutam vanilin)
  • 5–6 adet buz küpü

👩‍🍳 Hazırlanışı

  • Çilek ve kırmızı meyveleri güzelce yıkayıp süzün.
  • Vanilya çubuğunu ortadan ikiye ayırıp içindeki özünü bıçak yardımıyla çıkarın.
  • Blenderın tabanına önce karpuzları, ardından çilekleri, kırmızı meyveleri, vanilya özünü ve buzu ekleyin.
  • Karışım tamamen pürüzsüz olana kadar blenderdan geçirin.
  • Bardağa boşaltın ve isterseniz üzerine küçük bir şişe dizilmiş birkaç kırmızı meyve ekleyerek servis edin.

❄️ Neden Diyet Dostu?
Bu içecek:

  • Doğal meyvelerden geldiği için rafine şeker içermez,
  • Karpuz ve çileğin su oranı yüksek olduğu için vücudu serinletir,
  • Lifli kırmızı meyveler sayesinde tokluk hissi verir,
  • Düşük kalorili olduğu için yaz diyetine mükemmel uyum sağlar.

Hem hafif hem de tatlı isteğini bastıran bu tarif, yaz boyunca elinizden düşmeyecek.

Yasemin Kafadar

Kulağın Gücü ve Sorumluluğu:

Duyduklarımız mı, İşitmek İstediklerimiz mi?

Dil ile kelimeleri dünyaya saldık; göz ile hayatın renklerine, yüzlerine ve kusurlarına tanıklık ettik. Peki ya sonra? Dünyanın hiç susmayan gürültüsü kapımıza dayandığında ne yapıyoruz?

​Serinin bu üçüncü yazısında yönümüzü, belki de en az üzerine düşündüğümüz ama bizi insan kılan en temel yere çeviriyoruz: Kulağa.

Kulak, sadece ses dalgalarını beyine ileten bir organ değil. Hayatı, insanları ve kendimizi nasıl anlamlandırdığımızın tam merkezinde duran bir rehber. Fakat bugünün hızlı ve yorucu dünyasında hepimizin düştüğü büyük bir tuzak var: Gerçekten karşımızdakini dinliyor muyuz, yoksa sadece duymak istediklerimizi mi seçiyoruz?

​Kendi Yankı Odamızda Boğulmak

Kabul edelim: Çoğumuz anlamak için değil, cevap vermek için dinliyoruz. Tıpkı gözümüzün görmek istediğini seçmesi gibi, kulağımız da duymak istediği kelimeleri cımbızlıyor. Karşımızdaki insan en yalın hâliyle içini dökerken, biz o sesleri kendi korkularımızın, önyargılarımızın ve geçmiş kırgınlıklarımızın süzgecinden geçiriyoruz.

​O “A” diyor, içimizdeki şüpheci ses “B” diye fısıldıyor.

​Böylece dışarıdan gelen samimi ses, zihnimizin duvarlarına çarpa çarpa bükülüyor. Ortaya gerçek bir iletişim değil, insanın kendi zihnindeki yalnız yankı odasında kendi kendisiyle konuşması çıkıyor.

​Oysa kulağın asıl sorumluluğu tam burada başlıyor: Yankıyı kırmak. Egomuzu, “şimdi ne cevap vereceğim?” telaşını susturup kelimelerin altındaki çıplak niyeti duyabilmek.

​Bir şeyi duymanın ya da dinlemenin kendisi kadar, niyet de önemlidir. Eğer gerçekten iyi bir dinleyici isek, karşımızdaki insanın bize o sözü neden söylediğini de anlarız. Bir kaşık suda fırtına koparmadan önce, söylenen sözün ardındaki duyguyu, amacı ve kırılganlığı fark edebilmemiz gerekir. Bunu fark etmenin tek yolu ise iyi bir dinleyici olmak, yani kelimelerin ötesindeki niyeti işitebilmektir.

​Müziği Duymayanların Yanılgısı

“Müziğin sesini duymayanlar, dans edenleri deli zanneder.”

​Hayatta da böyle. Sadece görmek yetmez. Sadece konuşmak da yetmez. İnsan, duymadığı sürece hiçbir şeyi gerçekten anlayamaz.

Bir insanın içindeki ritmi, acıyı, telaşı, sessizliği duyamadığımızda; dışarıdan baktığımız her hareket bize anlamsız, abartılı ya da “tuhaf” görünür. Çünkü duymadığımız her şey, zihnimizde yanlış bir hikâyeye dönüşür.

​Ve işte tam burada duymamanın nelere yol açtığı ortaya çıkar: Yanlış anlamalar, kırgınlıklar, önyargılar, kopuşlar…

​”Neler Oldu?” Dedikodusundan, “Ne Oldu?” Anlayışına

​Hayatla bağımızı koparan ya da güçlendiren ince çizgi burada beliriyor. Günlük koşturmacada kulak, pasif bir tüketim aracına dönüşmeye çok müsait. Başkalarının hayatında yüzeysel olarak neler olduğunu duymaya çalışmak; kimin ne yaptığını, kimin nereye savrulduğunu takip etmek kulağın en yüzeysel hâlidir.

​Bu, arkadaki anlamı hiç umursamadan sadece dışarıdaki hareketleri izleyip dedikodu üretmektir.

​Oysa insanı insana yaklaştıran şey çok başka. Asıl önemli olan, başkalarının hayatında yüzeysel olarak neler olduğunu duymak değil; o insanın kalbinde, dünyasında ne olduğunu işitebilmektir.

​Bir insanın seçimlerinin arkasındaki acıyı, çaresizliği, umudu, sessizliği duyabilmektir. Bize ters gelen yaşamların bile ardındaki mücadeleyi, “Kim bilir ne oldu, içinden ne geçiyor da böyle davranıyor?” diye merak edebilmektir.

​Sonuç: Duymaktan Dinlemeye Geçmek

​Dünyayı biraz daha anlaşılır kılmak istiyorsak, kulaklarımıza hak ettiği değeri geri vermeliyiz. Dedikodunun, önyargının ve haklı çıkma çabasının sesini kısmalı; insanın ve hayatın sesini açmalıyiz.

​Duymak biyolojik bir yetenek; dinlemek ise bir saygı biçimi.

Kulağın sorumluluğu, duymak istediğimiz senaryoları uydurmak değil; karşımızdakini olduğu gibi kabul edecek o samimi sessizliğe bürünebilmektir. Çünkü insan, ancak bir başkasının “neden”ini, o kalbinde “ne olduğunu” işittiğinde kendi yalnızlığından kurtulur ve gerçek bir bağ kurabilir.

Yasemin Kafadar

Gözün Gücü ve Sorumluluğu

Geçtiğimiz günlerde, ilkokul sıralarında ezbere saydığımız o beş duyu organından ilki olan “dil” üzerine konuşmuş; kelimelerin bir ruhu nasıl şifalandırabileceğini ya da nasıl birer mutfak bıçağına dönüşebileceğini ele almıştık. Aslında bizi hayatta tutan, yaşamı devam ettiren bu en önemli organlarımız, sadece fiziksel dünyayı algılamamıza yarayan biyolojik araçlar değildir. Onlar, aynı zamanda ruhumuzun da nefes alması, beslenmesi ve anlam bulması için mutlak gerekli olan manevi köprülerdir.

Bugün ise yönümüzü, o listede hemen dilin yanında duran, ruhun dış dünyaya açılan en berrak penceresine çeviriyoruz: Göz.

Göz, biyolojik olarak sadece ışığı kıran bir mercek ve görüntüyü beyne ileten bir organ değildir aslında… Göz, görüneni değil; görünene sığmayanı, anlatılmak isteneni görmemizi ister. Gelin bakalım, göz bize başka neler yaptırıyor, hayatımızda nasıl roller üstleniyor ve bize hangi gizli sorumlulukları yüklüyor?

Bakmak Sıradandır, Görmek Bir Olgunluktur

Her sabah gözlerimizi açtığımız andan itibaren etrafımızdaki binlerce nesneye, insana ve manzaraya bakarız. Ancak “bakmak” ile “görmek” arasında dağlar kadar fark vardır. Bakmak, sadece fiziksel bir eylemdir; görüntünün göz bebeğinden içeri sızmasıdır. Görmek ise zihnin, kalbin ve vicdanın devreye girmesidir.

Kendini ve dünyayı anlamlandırmak isteyen insan, sadece bakmakla yetinmeyip görmeyi öğrenmelidir. Yolda yürürken yanından geçtiğimiz bir insanın yüzündeki yorgunluğu, bir çocuğun gözündeki mahcubiyeti ya da bir sokak hayvanının sessiz imdadını görebilmek, ancak bakmasını bilen bir gözün ve hassas bir kalbin harcıdır.

O yüzden… bakmak için değil, görmek için bakalım.

Şımarıklık mı, Görülme Çığlığı mı?

“Gözler kalbin aynasıdır” sözünü tam da bu derinlikle ele almak gerekir. Çevremizde bize görünmek isteyen ama bizim bir türlü gerçek anlamda görmediğimiz o kadar çok insan var ki… Çocuğumuz, annemiz, babamız, eşimiz… En yakınlarımız.

İnsanlar bazen bize kendilerini göstermek için çırpınırken, dışarıdan bakıldığında saçma sapan hareketler yapıyormuş, şımarıklık ediyorlarmış ya da bizi etkilemeye çalışıyorlarmış gibi görünebilirler. Oysa o anlamsız gibi duran hırçınlıkların, ani çıkışların ya da çocuksu taşkınlıkların arkasında lüks bir vitrin sergilenmiyordur. Tam aksine, en çaresiz halleriyle attıkları sessiz bir çığlık vardır: “Lütfen beni fark et, varlığımı onayla!”

Yüzeydeki o “rahatsız edici” harekete takılıp kalmak, o an sadece meydanda olana bakıp geçmektir. Oysa asıl olan, gözün önündeki o perdeyi kaldırıp ruhtakini görebilmektir; arkadaki sevilme arzusunu, beklentileri ve kırılganlığı yakalamaktır.

Şartlı Görülme Krizi: Performans Hayatları

Son zamanlarda çevremizdeki insanlara biraz daha dikkatli kulak verdiğimizde, aslında hepimizin benzer bir görünmezlik zırhıyla kuşatıldığını fark ederiz. Birçok insandan şu hüzünlü itirafları duyuyorum:

“Annemin, babamın beni gerçekten görmesi ve takdir etmesi için hep çok yüksek notlar almam gerektiğini düşünerek büyüdüm.” “Eşimin beni fark etmesi için hep onun isteklerine boyun eğmem gerektiğine inandım.”

Bu cümleler, insan ilişkilerindeki en büyük yarayı gözler önüne seriyor. İnsanlar, sevdiklerinin gözünde yer edinebilmek için sürekli bir performans sergilemek zorunda kalıyor. Çocukken karne notlarıyla, büyüdüğümüzde ise eşimizin beklentilerini kusursuzca karşılayarak “Görün beni!” diye yalvarıyor.

Eğer bir evlat sadece yüksek not aldığında, bir eş sadece isteklerine boyun eğildiğinde “görülüyorsa”; orada o insan değil, egoların ve beklentilerin yansıması izleniyor demektir.

Gerçek sevgi ve gerçek “görme” eylemi, hiçbir başarıya, hiçbir şarta ve hiçbir boyun eğmeye bağlı olamaz.

Gözlerimizi Şartsız Sevgiye Açmak

Bir insanı en çıplak, en kusurlu, en başarısız anında bile sevgiyle ve şefkatle görebilmek, bu dünyadaki en büyük erdemdir. Çocuğumuz düşük not aldığında da onun gözlerindeki o kırılgan varlığı fark edebilmeliyiz. Eşimiz kendi doğrularını savunurken veya yorgun düşmüşken bile onun hayatımızdaki yerini ve değerini gözlerimizle ona hissettirebilmeliyiz.

Çünkü insan, ancak hiçbir şey kanıtlamak zorunda kalmadığı bir gözün karşısında huzur bulur.

Gözler kalbin aynasıysa eğer, o aynayı başarı pırıltılarıyla ya da sahte itaatlerle karartmayalım. Birbirimize bakarken başarıları, hayal kırıklıklarını veya beklentileri aradan çıkaralım. Sadece orada duran o saf ruhu, o insanı görelim.

Bakar körlüğümüzü yenip bakışlarımızı daha dikkatli kılalım; çünkü bizim bir anlık körlüğümüz, en sevdiklerimizin ömür boyu sürecek bir “kendini kanıtlama” sancısına dönüşebilir.

Yasemin Kafadar

Mitostan Logosa Büyük Kırılma

​Düşünce tarihinin köklerine inildiğinde, felsefenin doğuşunu yalnızca kronolojik bir süreç olarak değil, insan zihninde yaşanan büyük bir kopuş olarak ele almak gerekir. Bu kopuşu anlamak için önce ilk felsefi sorgulamaların hangi zeminde yükseldiğine bakmak gerekir.

Çünkü felsefe, en yalın haliyle insanın çevresini ve kendi benliğini yorumlama biçimidir.

​Felsefe sahneye çıkmadan önce insanlık, büyük ölçüde mitlerin ve efsanelerin dünyasında yaşıyordu. Doğada açıklayamadığı her olayı, bir tanrının öfkesiyle ya da görünmez güçlerin iradesiyle anlamlandırmaya çalışıyordu. Gök gürlediğinde bir tanrı kızmış, fırtına çıktığında doğaüstü bir güç harekete geçmiş sayılıyordu. İnsan, bilmediği şeyden korkuyor; korktuğu şeyi de kutsallaştırıyordu.

​Ta ki milattan önce altıncı yüzyılda, bugün bizim Ege kıyılarımızda yaşamış olan Thales ortaya çıkıp mevcut kabulleri sorgulamaya başlayana kadar…

​Thales’in sorduğu soru basitti ama etkisi büyüktü:

​“Her şeyin arkasındaki asıl ortak öz nedir?”

​O, bu soruya mitlerle değil, doğaya bakarak cevap aradı ve “Her şeyin özü sudur” dedi. Bugün bu cevap bilimsel olarak doğru kabul edilmese de Thales’i önemli kılan şey, cevabının doğruluğundan çok yöntemi oldu. Çünkü o, doğayı tanrıların kaprisleriyle değil, sebep-sonuç ilişkisiyle açıklamaya çalıştı.

​İşte felsefenin asıl doğuşu da burada başladı.

​Cehalet, Korku ve Mitlerin Sonu

​İnsan bilmediği şeyden korkar. Korktuğu şeyi açıklayamadığında ise ona kutsallık yükler. Mitolojiler de büyük ölçüde insanın bu korkularından, hayal gücünden ve bilinmeyeni anlamlandırma çabasından doğmuştur.

​Bu konuda antik filozof Ksenofanes’in eleştirisi çok çarpıcıdır. Ona göre insanlar tanrıları kendi suretlerinde hayal etmişlerdir. İnsan nasıl giyiniyorsa, nasıl konuşuyorsa, tanrısını da öyle düşünmüştür. Hatta Ksenofanes, eğer atların veya aslanların elleri olsaydı ve resim yapabilselerdi, onların da tanrılarını kendilerine benzeterek çizeceklerini söyler.

​Bu düşünce, insanın kendi hayal gücüyle yarattığı kutsallıkları sorgulaması açısından oldukça sarsıcıdır. Çünkü burada artık insan, yalnızca doğayı değil, kendi inanç biçimlerini de sorgulamaya başlamıştır.

​Uyanışın Küresel ve Yerel Sesleri: Dünyayı Değiştiren Düşünürler

​Bu zihinsel uyanışı yalnızca Antik Yunan’la sınırlamak doğru değildir. Tarih boyunca farklı coğrafyalardan birçok düşünür, insanın mitlerden akla, korkudan sorgulamaya geçişini desteklemiştir.

​Türkiye’nin Aydınlanma Öncüleri:

  • Macit Gökberk: Türkiye’de felsefe tarihçiliğinin ve dilinin kurulmasında öncü olan Gökberk, felsefenin ve aydınlanmanın özünü “insanın mitoslardan, yani hazır kalıplardan kurtulup kendi aklıyla hesaplaşması” olarak tanımlar. Ona göre insanlık, ancak kendi dogmalarını sorgulama cesareti gösterdiğinde gerçek anlamda özgürleşebilir.
  • Hasan Âli Yücel: Cumhuriyet döneminin o büyük zihinsel uyanışının mimarlarından olan Yücel, Doğu ve Batı klasiklerini Türkçeye kazandırarak felsefi düşüncenin bu topraklarda kök salmasını sağlamıştır. Onun mantığında da tıpkı Thales’te olduğu gibi; insanı hurafelerden, batıl inançlardan kurtaracak tek güç hür bir akıl ve sorgulayıcı bir felsefedir.

​Dünya Düşünürleri:

  • Auguste Comte (Fransa): İnsanlığın düşünce tarihini incelerken ilk aşamayı “teolojik aşama” olarak adlandırır. Ona göre insan, başlangıçta doğadaki olayları tanrısal güçlerle açıklamış; daha sonra felsefe ve bilim sayesinde bu hayal dünyasından çıkıp gözleme ve akla yönelmiştir.
  • Francis Bacon (İngiltere): Modern bilimin öncülerinden biri olarak insan zihninin önündeki en büyük engelleri “idoller” yani zihinsel putlar olarak tanımlar. Ona göre insan, doğayı anlamak istiyorsa önce önyargılarından, dogmalarından ve hayal ürünü kabullerinden kurtulmalıdır.
  • Giordano Bruno (İtalya): Evrenin sınırsızlığı ve doğanın kendi düzeni üzerine düşündüğü için çağının dogmalarına meydan okumuş, gerçeği savunma uğruna hayatını kaybetmiştir.
  • Friedrich Nietzsche (Almanya): Mitlerin ve tanrı tasavvurlarının insanın korkularıyla, acılarıyla ve anlam arayışıyla ilişkili olduğunu göstermiştir. Ona göre insan, çoğu zaman gerçeklikle yüzleşmek yerine kendini rahatlatacak anlamlar üretmiştir.

​Gerçeklikle Yüzleşmek

​Bütün bu tarihsel süreç gösteriyor ki felsefe, insanın hayal dünyasından çıkıp gerçeklikle yüzleşmeye başladığı en büyük zihinsel kırılmalardan biridir.

​İnsanlar her doğa olayına ayrı bir tanrı atfetmekten vazgeçtikçe, evrende bir düzen, bir yasa ve bir sebep-sonuç ilişkisi olduğunu fark etmeye başladılar. Felsefe, insanı masalların rahatlatıcı ama sınırlı dünyasından çıkarıp sorgulamanın daha zor ama daha gerçek yoluna davet etti.

​Bana göre felsefenin en büyük değeri de buradadır. Felsefe, hazır cevaplar vermekten çok, insanı düşünmeye zorlar. Korkularımızı, kabullerimizi, inançlarımızı ve alışkanlıklarımızı sorgulatır. Bizi yalnızca dış dünyaya değil, kendi zihnimize de baktırır.

​Sonuç olarak felsefe; insanı mitlerin gölgesinden çıkarıp aklın, sorgulamanın ve gerçekliğin ışığına taşıyan en büyük düşünsel adımdır. Belki de bugün hâlâ felsefeye ihtiyaç duymamızın sebebi budur: Çünkü insan, sadece dünyayı değil, kendi zihninin sınırlarını da anlamak zorundadır.

​Çünkü felsefe yalnızca evreni anlamaya çalışmak değil, aynı zamanda çevremizi ve kendi benliğimizi yorumlama biçimimizdir.

Yasemin Kafadar

ÖzgüveninTemeli Aile mi?

Sevgili okurlar,

Dünkü yazımı okuduysanız, bugünkü yazımı daha iyi anlayacaksınız. Dün demiştim ki: “İnsanlar neden kendilerine özsaygı duymuyor ve güvenmiyor?” Bu konuda ilk aklıma gelen ve gözlemlerimle ne kadar haklı olduğumu bildiğim bir şey var; o da yetiştirilme tarzımız, yani aileden gelen değerler.

Benim annem bir Çerkes annenin kızıydı ve bu kültürle yetiştirilmişti. Çerkes kültürünü, benim yetiştiğim topraklardan ayıran en önemli şey, daha saygılı ve geleneklerine bağlı oluşuydu. Kızlar küçük yaştan itibaren disiplinli, ağırbaşlı ve toplum kurallarına uygun şekilde yetiştirilirdi. Onların her hareketi ölçülü olmalı, konuşmaları dikkatli, davranışları ise zarif ve saygılı olmalıydı. Kadınlar toplumda saygı görür ama hep bir duruş sergilemek zorunda kalırlardı; onurlarını ve ailelerinin şerefini korumak büyük bir sorumluluktu.

Annem bu kültürle büyüdüğü için bizi de aynı şekilde yetiştirmek istedi. Ancak babamız buna izin vermedi. Baba tarafım Türk; annemin babaannesi Macir göçmeni, anneannesi ise Çerkes göçmeniydi. Eşim ise Kürt kökenli ve Kürt kültürü de daha ataerkil bir yapıya sahip. Yani ben çok kültürlü bir ailede büyüdüm, yaşıyorum ve şunu anladım: Yetiştirilme tarzımız gerçekten çok önemli.

Babam hep “Benim kızlarım her şeyi yapar” derdi. Biz üç kız kardeşiz ve bizim için her zaman aynı şeyi söylerdi. Hiçbir zaman bizi erkeklerden ayırmadı. Akrabalarımızın çocuklarıyla rahatça oynayabilir, sinemalara gidebilir, özgürce hareket edebilirdik. Kız kardeşimle çarşıya bile çıkabiliyorduk. O dönemlerde bu tarz şeyler her zaman hoşgörüyle karşılanan şeyler değildi; “Bir kız tek başına nereye gidiyor?” denirdi.

Bu yüzden özgüvenin ve özsaygının aileden geldiğine inanıyorum. Elbette çevre ve koşullar da etkili ama temel yapı taşımız ailede atılıyor. Ve şunu da gördüm ki, daha baskıcı ailelerde yetişenler genelde kendilerine güven duymuyor; hep “Çevre ne der?” düşüncesiyle büyüyorlar. Gelin, özgüveni yüksek ve geleceğe uyum sağlayabilen bireyler yetiştirelim. Ben demiyorum ki geleneklerimizden ve kültürümüzden uzak olsunlar ama mutlaka zamana da ayak uydurmayı öğrenmeliler.

Unutmayalım ki, özgüven ailede filizlenir.

Kendimize Güvenmek: Korkularımızı Tanımak ve Yenmek

Kendine güvenmek; yalnızca “ben yaparım” demek değildir. Asıl mesele, içimizdeki korkulara rağmen harekete geçebilmektir. Hepimizin içinde küçük ya da büyük korkular vardır: başarısız olma korkusu, yargılanma korkusu, sevilmeme, dışlanma, yetememe… Korkular doğaldır; aslında bize zarar gelmesin diye alarm verir. Ama çoğu zaman bu alarm gereksiz yere çalar ve bizi olduğumuz yerde tutar.

Aslında bu korkularla başa çıkarken en büyük ve ilk desteği yine kendimize vermeliyiz. Çünkü en sağlam dayanağımız kendimize olan güvenimizdir. Kendimize gerçekten güvendiğimiz sürece, başaramayacağımız hiçbir şey olmadığını fark ederiz. İşte bu farkındalığa varmak, değişimin ve dönüşümün en önemli başlangıcıdır.

Şunu unutmamalıyız: Eğer kendimize güvenmezsek ve yapabileceğimize inanmazsak, bu korkular bizi hep hapis eder. Hiçbir zaman geliştirmez, büyütmez; tam tersine olduğumuz yerde saymamıza neden olur. Hayallerimiz ve potansiyelimiz içimizde kalır. Bu yüzden önce korkularımızla yüzleşip onları yenmemiz şart. Güvenin ve gelişimin yolu buradan geçer.

Kendimize güven yolculuğunda çevremizin de büyük bir etkisi vardır. Bize sürekli eleştirel yaklaşan, enerjimizi düşüren ve yapamayacağımıza inanmamıza neden olan negatif insanlardan ve ortamlardan uzaklaşmak önemlidir. Bunun yerine, bize inanan, destekleyen, cesaretlendiren ve pozitif enerji veren insanlarla yolumuza devam etmek, kendimize olan inancımızı pekiştirmemize yardımcı olur.

Ve en önemlisi: Kendimize sürekli destek vermek ve motive etmek zorundayız. Her gün şu cümleleri kendimize hatırlatmalıyız:
“Ben bunu yapabilirim. Ben bunu başarabilirim.”
Bu güçlü cümleler, korkularımızın sesini kısmaya ve güvenimizi beslemeye devam eder. Çünkü güven, dışarıdan değil, önce içimizden gelir.

Bugün kendine şu soruyu sor: En çok neden korkuyorum ve bu korkuya rağmen hangi küçük adımı atabilirim? Çünkü aslında güven, en çok o küçük adımlarda büyür.

Ve unutma: İnsan önce kendi olmayı başarabilmelidir. Çünkü gerçek güven, kendi kimliğimizi sahiplenerek başlar.

Mayıs: Umudun ve Direncin Ayıdır

Mayıs, baharın en coşkulu nefesiyle gelir. Toprak uyanır, çiçekler açar, içimizde yeni umutlar filizlenir. Hıdırellez, işte bu yeniden doğuşun, bereketin ve neşenin bayramıdır. Dilekler tutulur, ateşler yakılır, baharın tazeliği ruhumuzu sarar.

Ama Mayıs, aynı zamanda yüreklerimizde derin bir hüzün taşır. 6 Mayıs, genç yaşlarında hayata veda edenlerin, idealleri uğruna darağacına yürüyenlerin anma günüdür. Onların cesareti, kararlılığı ve umut dolu hayalleri belleğimizde hep taze kalır.

Belki de baharın tazeliğiyle kaybın acısı yan yanadır Mayıs’ta. Tıpkı hayat gibi… Umutla hüznün, neşeyle kederin iç içe geçtiği bir aydır. Ama ne olursa olsun, her iki günde de ortak bir şey vardır: direnç.

Doğa, kışın ardından nasıl yeniden canlanıyorsa; toplumsal mücadeleler de tüm baskılara rağmen devam eder. Kaybettiğimiz değerlerin anısını yaşatmak, onların ideallerine sahip çıkmak ve daha adil, daha eşit bir gelecek için mücadele etmek… İşte en büyük saygı budur.

Onların hayal ettiği Türkiye’de yaşamıyoruz belki… Ama başardıkları bir şey var: Bize unutturamadılar. Unutmayacağız. Çocuklarımız da tanıyacak onları.

Tıpkı 1 Mayıs’ta olduğu gibi, 6 Mayıs’ta da susmayanların, vazgeçmeyenlerin, umutlarını yitirmeyenlerin sesi olalım. Hıdırellez’in coşkusuyla geleceğe umutla bakalım; 6 Mayıs’ın acısıyla geçmişten ders çıkaralım.

Çünkü gerçek bahar, kimsenin ötekileştirilmediği, adaletin ve eşitliğin yeşerdiği o güzel günlerde saklıdır.

Deniz Gezmiş’in de söylediği gibi:
“Ben ne kapitalizmi, ne emperyalizmi, ne de onların uşaklarını sevdim. Hep ezilenin, halkın yanında oldum.”

Biz de onun mirasını yaşatalım, onun gibi ezilenin ve halkın yanında olalım.”

Yasemin Kafadar