“Bilgi Nerede Saklı?”

“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” demiş Mevlânâ. Ama durup düşününce insan, soruyor kendine: Gerçekten göründüğümüz gibi miyiz? Yoksa olduğumuz gibi mi görünüyoruz?

Belki de dışarıdan bakıldığında çok akıllı, çok zeki, çok bilgili biri gibi duruyoruz. Ama içimizde bir yerde, aslında ne kadar eksik, ne kadar cahil olduğumuzu hissediyoruz. Ya da tam tersi… Belki de insanlar bizi sıradan, bilgisiz, hatta cahil biri sanıyor; ama içimizde yılların birikimi, hayatın öğrettikleri, hiç kimsenin göremediği bir derinlik var.

Peki bilgi dediğimiz şey nedir gerçekten? Sadece okullarda, sınıflarda, yüksek duvarların ardında mı öğretilir? Kitaplarda mı saklıdır sadece? Bence hayır. Çünkü bilgi, isteyen için her yerdedir. Bir çocuğun gözünde, bir yaşlının hikâyesinde, sokakta yürüyen bir kedinin sessizliğinde bile. Ama öğrenmek için önce istemek gerek. Gerçekten, yürekten istemek… İstek yoksa, arayış da olmaz. Arayış yoksa, öğrenme de olmaz.

Ne zaman “cahil” desek, akla hemen okumamış, diploması olmayan insanlar geliyor. Oysa bence asıl cehalet, öğrenmek istememekte gizli. Çünkü üniversite bitiren, yüksek diplomalar alan nice insan var ki… Onların da içi boş, onların da yüreği cahil kalabiliyor. Ve bir bakıyorsun, hiç okula gitmemiş, ama hayatın sokaklarında, zorluklarında, düşe kalka öğrenmiş biri; onlardan çok daha bilgili, çok daha bilge.

Aslında mesele diploma değil, unvan değil. Mesele insanın kendiyle yüzleşebilmesi, öğrenmeye açık olması, hayatın sunduğu her dersi bir fırsata çevirebilmesi. Hayatın okulunu okuyabilmek… İşte en kıymetlisi bu. Çünkü hayat her gün bir ders verir; ama önemli olan, o dersten bir şey çıkarabilmek, onu anlayabilmek. Eğer bunu başaramıyorsak, kaç üniversite bitirmiş olursak olalım, içimizdeki cehalet hâlâ duruyordur.

Bence insanın kendini yetiştirmesi, kendine değer vermesi, karşısındakinin düşüncelerine kulak verebilmesi… İşte asıl bilgi buradadır. Çünkü bilgi, başkasını ezmek için değil; anlamak, dinlemek ve büyümek içindir. Ve hayat, en büyük öğretmendir. Dinlemesini bilene…

Yasemin Kafadar

Sanatın ve Siyasetin Cesur İsmi: Sırrı Süreyya Önder

Merhaba iyi pazarlar,

Bugün aslında Pazar sohbeti tadında bir yazı hazırlamak niyetindeydim. Ancak akşam saatlerinde Sırrı Süreyya Önder’in vefat haberini öğrenince derinden etkilendim ve bu satırları kaleme almak istedim. Benim için Ferdi Tayfur’un şarkıları ve Filiz Akın’ın filmleri, çocukluğumun ve gençliğimin unutulmaz birer parçasıydı.

Bugün aslında Pazar sohbeti tadında bir yazı hazırlamak niyetindeydim. Ancak akşam saatlerinde Sırrı Süreyya Önder’in vefat haberini öğrenince derinden etkilendim ve bu satırları kaleme almak istedim. Benim için Ferdi Tayfur’un o içe işleyen şarkıları ve Filiz Akın’ın o büyüleyici filmleri, çocukluğumun ve gençliğimin unutulmaz birer parçasıydı.

2025 yılının ilk ayları, sanat ve siyaset dünyamız için Bedia Ener, Sezai Altekin, Emin Gümüşkaya, Şinasi Yurtsever, Gülümser Gülhan, Filiz Küçüktepe gibi değerli isimlerin yanı sıra Türk sinemasının efsanesi Filiz Akın’ı da kaybettiğimiz hüzünlü bir dönem oldu. Onların anıları ve eserleri kalbimizde yaşayacak. Aynı şekilde Ferdi Tayfur, Kahtalı Mıçe, Edip Akbayram, Tanyeli ve Volkan Konak gibi sanatçılarımızın eserleri de kulaklarımızda çınlamaya devam ediyor.

Ve şimdi de, hem siyasetin hem de sanatın o renkli ve cesur ismi Sırrı Süreyya Önder’e veda ediyoruz. Yönetmen, senarist, oyuncu, gazeteci, siyasetçi… Her alanda kendine özgü bir dili, cesurca dile getirdiği düşünceleri, o esprili ama bir o kadar da derinlikli bakış açısı vardı. Sinemadaki eserleriyle ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kürsüsünden yaptığı konuşmalarıyla hem düşündürmeyi hem de güldürmeyi aynı anda başarabilen nadir insanlardandı; toplumsal meselelerde her zaman barıştan yana bir duruş sergiledi.

Bu kıymetli insanlar, ortaya koydukları eserleri ve hayata karşı sergiledikleri o özgün duruşlarıyla bizlere her zaman ilham kaynağı oldular. Onların bıraktığı değerli anılar ve katkılar, kalplerimizde daima yaşamaya devam edecek. Hepsine

Allah’tan rahmet, sevenlerine sabır diliyorum.

Yasemin Kafadar

Türkiye’de Kaybolan, Yurt Dışında Yaşamaya Devam Eden Gelenekler

Bugünkü yazımda ve bundan sonraki her Cumartesi günü kültürel farklılıklar ve kültüre dair gözlemlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Kültür, sadece geçmişten gelen bir miras değil; bugünle kurduğumuz bağın da bir parçası. Bu yüzden ilk yazımı çok özel bir konuyla açmak istedim: Türkiye’de artık kaybolmaya yüz tutmuş ama yurt dışında hâlâ yaşatılan gelenekler…

Ben 12 yıldır Almanya’da yaşıyorum. Bu süreçte sadece Almanya’da değil, Fransa, Belçika ve Hollanda gibi ülkelerde de bulunma ve gözlem yapma fırsatım oldu. Çünkü akrabalarımız ve tanıdıklarımız o kadar dağılmış ki, neredeyse her ülkede bir yakınımız var. Hiç görüşmesek de, özel günlerde mutlaka bir araya geliriz. Ve o buluşmalarda yıllardır fark ettiğim bir gerçek var: Türkiye’de artık unutulan, şehir hayatında pek rastlanmayan pek çok gelenek, yurt dışında hâlâ canlı bir şekilde yaşatılıyor. Almanya’da, Fransa’da, Belçika’da, Hollanda’da… Mahallelerde çalınan davul-zurna sesleri, geleneksel kına geceleri, gösterişli sünnet düğünleri, kız isteme ve söz kesme törenleri…

Peki neden Türkiye’de silinirken, yurt dışında hâlâ devam ediyor?

Türkiye’de modernleşen yaşam tarzları, şehirleşme ve bireyselleşme pek çok geleneği sadeleştirdi ya da zamanla ortadan kaldırdı. Büyük şehirlerde pratik ve hızlı bir yaşam, kalabalık törenlerin yerini daha sade kutlamalara bıraktı. Ama yurt dışındaki Türk toplulukları için bu gelenekler sadece bir eğlence değil; kimliklerini korumanın, aidiyet duygularını canlı tutmanın ve çocuklarına kültürel miras bırakmanın bir yolu.

Yeni bir ülkede, başka bir kültürün içinde büyüyen çocuklara “biz Türküz” diyebilmenin en kolay yolu, bu gelenekleri yaşatmak. Büyükanneler, dedeler, anneler ve babalar; kendi gençliklerinde gördükleri “eski Türkiye”yi, düğünlerde ve özel günlerde yeniden kurmak istiyor. Bu yüzden bugün Türkiye’de bile nadiren rastlanan çeyiz serme, sünnet tahtı, davul-zurna ile gelin alma, kız isteme ve söz kesme gibi geleneksel törenler hâlâ yurt dışında uygulanıyor. Aslında bu gelenekler, Türkiye’nin 20-30 yıl önceki halinden taşınıp o haliyle korunmuş gibi.

Bir diğer sebep de ekonomik koşullar. Yurt dışında çalışan göçmenler, düğün ve özel günler için Türkiye’ye kıyasla daha geniş bütçeler ayırabiliyor. Bu da törenleri daha gösterişli, daha büyük kutlamalara dönüştürüyor. Özellikle “altın takma”, “sünnet tahtında çocuğu gezdirme”, “gelin alma konvoyları”, kız isteme ve söz kesme için düzenlenen büyük aile buluşmaları sosyal statü göstergesi haline geliyor.

Türkiye’de ise gelenekleri yaşatan kırsal bölgeler giderek azalıyor; şehirleşmeyle birlikte bu kültürel bağlar da zayıflıyor. Ancak o köylerden, o kasabalardan yurt dışına göç edenler, “bizim köyün adeti” diyerek gelenekleri başka ülkelerde yaşatmaya devam ediyor. Bir anlamda, kültür artık haritada değil; insanların kalbinde ve anılarında bir yer buluyor.

Kısacası; Türkiye’de kaybolan ama yurt dışında hâlâ yaşatılan gelenekler, göçmenlerin kimliğini, aidiyetini ve geçmişini canlı tutma biçimi. Belki nostalji, belki bir özlem… Belki de sadece “bizim çocuklarımız da görsün, bilsin” diyebilmenin bir yolu. Her davul sesi, her kına türküsü, başka bir ülkede bir parçayı daha hayatta tutuyor.

Her Cumartesi böyle kültürel konularla burada olacağım. Siz de kendi yaşadığınız ülkede hâlâ devam eden ama Türkiye’de pek rastlamadığınız gelenekleri benimle paylaşırsanız çok mutlu olurum.

“Büyüklerimizi Anmak: Gözlerini Yolda Bırakmayalım”

Büyüklerimiz… Giden ama izleri kalanlar

Hayatta bazı kayıplar vardır ki, zamanı geçtikçe acısı hafiflemez; aksine şekil değiştirir. Özleme, minnete, sessiz bir yokluğa dönüşür. Onlar bir zamanlar evimizin başköşesinde oturan, sesiyle, nasihatiyle, varlığıyla güven veren büyüklerimizdir. Her ölüm yıl dönümünde bir kez daha anlarız: Bir insan gider, ama sevgisi, öğrettikleri, bize kattıkları hep kalır.

Bugün kayınvalidemin, yani eşimin annesinin ölüm yıl dönümü. Onunla geçirdiğimiz zamanlar belki çok uzun değildi, ama hatırası benimle yürümeye devam ediyor. Hayatında gördüğüm sabrı, sevgiyi, aileye adanmışlığı şimdi daha iyi anlıyorum. Bir annenin, bir kayınvalidenin ardından yazmak bazen zordur; kelimeler eksik kalır. Ama yine de içimden geçenleri, onun anısına birkaç satırla paylaşmak istiyorum. Çünkü büyüklerimizi anmak, sadece hatırlamak değil; bizden sonrakilere de bir iz, bir değer bırakmaktır.

Benim gibi gurbette olanlara özellikle şunu söylemek isterim:
Gidiptengelmemek, gelip de görememek var. Onlar hayattayken, biz de hayattayken kıymet bilelim. Kaybettikten sonra ağlasak, sosyal medyada fotoğraflarını paylaşsak, sanki görebiliyorlarmış, duyabiliyorlarmış gibi mesajlar yazsak da bir faydası yok.

Çünkü giderken cep telefonlarını yanlarında götürmüyorlar…“oradan paylaştıklarımızı da görmüyorlar.

Siz de düşüncelerinizi yorumlarda paylaşmayı unutmayın.
Bir sonraki yazıda buluşmak üzere…

Sevgiyle,
Yasemin Kafadar

1 Mayıs – Emeğin, Onurun ve Dayanışmanın Günü

Ben genelde “özel gün” kutlamalarına çok sıcak bakmam.
Anneler Günü, Sevgililer Günü, Babalar Günü…
Bana göre, bir insanın kıymeti bir günle sınırlanmaz. Gerçek sevgi, gerçek değer her güne yayılır.
Ama işte bir gün var ki, o bambaşka: 1 Mayıs.

1 Mayıs benim için bir kutlama değil, bir duruşun adıdır.
Bugün, haksızlığa boyun eğmeyenlerin, susmayanların, emeğinin karşılığını isteyenlerin günüdür.
Ben bugünleri, “birileri kutluyor diye” değil, geçmişte ve bugün hakkını aradığı için bedel ödeyen insanların anısını yaşatmak için önemsiyorum.
Çünkü ben bugünlere sadece işçiler değil, bir haykırış, bir direniş, bir umut sığdığını biliyorum.

1 Mayıs, benim için “hakkını arayanların unutulmadığı gün”dür.
O yüzden bu gün; sıradan bir özel gün değil, saygının, onurun, dayanışmanın günü olarak içimde ayrı bir yer tutar.


Peki Neden 1 Mayıs? – Kısa Tarihçesi

1 Mayıs’ın kökleri, 1886 yılında ABD’nin Chicago kentindeki işçilerin 8 saatlik iş günü talebiyle başlattığı grevlere dayanır.
Binlerce işçinin katıldığı bu hak arayışında, polisle çıkan çatışmalarda çok sayıda kişi hayatını kaybetti.
Olaylar sırasında tutuklanan işçi önderlerinden bazıları idam edildi.
Bu acı olaylar, 1 Mayıs’ı dünya işçi hareketinin simge günü haline getirdi.

Türkiye’de 1 Mayıs’ın Serüveni:

1923: İlk kez resmî olarak kutlandı.

1925: Takrir-i Sükûn Kanunu ile yasaklandı.

1935: “Bahar Bayramı” adıyla resmî tatil ilan edildi ama işçi bayramı olarak tanınmadı.

1977: Taksim Meydanı’nda 34 kişinin öldüğü “Kanlı 1 Mayıs” yaşandı.

1981–2009: 1 Mayıs büyük oranda yasaklıydı.

2009: “Emek ve Dayanışma Günü” adıyla tekrar resmî tatil ilan edildi.

2010–2012: Taksim’de serbest kutlamalar yapıldı.

2013’ten sonra: Güvenlik gerekçesiyle Taksim’deki kutlamalara yeniden kısıtlama getirildi.


1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü kutlu olsun.
Bugün; yalnızca bir tatil değil, bir emeğin izidir.
Bugün; susmayanların, vazgeçmeyenlerin, birlikte güçlenenlerin günüdür.

Bu 1 Mayıs’ta; adaletin, eşitliğin, hakkaniyetin sesi olalım.
Birbirimize güvenelim, birbirimizi yüceltelim.
Çünkü gerçek bayram; kimsenin dışlanmadığı, emeğin kıymet bulduğu o güzel günlerde saklıdır.

Yasemin Kafadar

Avrupa ile Farklar ve Son Söz: Bizden Korkmayın

Bugün Avrupa ülkelerinde bir kadın sürücüye, bir kadın mühendise rastlamak kimse için şaşırtıcı değildir.
Almanya gibi ülkelerde haberlerde “kadın sürücü kaza yaptı” diye bir başlık atılmaz.
Çünkü sürücülük ya da mühendislik, cinsiyetle değil, yeterlilikle ölçülür.
İnsan yaptığı işle, başarısıyla değerlendirilir; cinsiyetiyle değil.

Buna karşılık Türkiye’de kadınların toplumda tam anlamıyla kabul görmesi hâlâ zaman alıyor.
Kadının varlığı, başarısı, söz hakkı birçok alanda hâlâ “istisna” gibi gösteriliyor.

Neden Böyle?

Aslında bunun sebebi çok açık:
Kadınların gücünden korkuluyor.
Kadınlar isterse çok şey başarabileceğini kanıtladığı için, bazı çevreler kadını geri planda tutmaya çalışıyor.
Kadının güçlü olması, eski kurulu düzenin değişmesi anlamına geliyor.
Ve değişimden korkanlar, kadına “engel” koyarak kendilerini güvende hissetmek istiyorlar.

Son Söz: Kadının Sadece Adı Yok, Kendisi Var!

Yıllarca “kadının adı yok” dediniz.
Ama artık şunu çok iyi bilin:
Kadının adı olduğu kadar, kadının kendisi de var!
Emeğimizle, aklımızla, cesaretimizle varız.

Ben bugüne kadar neden böyle yapıldığını sorguluyordum.
Şimdi çok daha iyi anlıyorum:
Çünkü bizden korkuyorsunuz.

Ama unutmayın:
Bizden korkmayın.
Biz dünyayı daha güzel bir yer yapmak için varız.
Yan yana, eşit bir şekilde yürümek için varız.

Bizi ikinci sınıf görmeye çalışanlara inat;
Kadınlar var, kadınlar güçlü, kadınlar burada!

https://amzn.to/4jUru6r

(Okudum güzel bir kitap okumak isterseniz)

Yasemin Kafadar

Türkiye’de Cinsiyet Ayrımcılığı: Günlük Hayatımızın Görünmeyen Duvarları

Toplumumuzda kadınlar, günlük yaşamda hâlâ pek çok ayrımcılıkla karşılaşıyor.
Bazen bu ayrımcılık açıkça karşımıza çıkıyor; bazen ise dilimize, davranışlarımıza öylesine işlemiş ki fark etmeden devam ettiriyoruz.

Dilimizdeki Ayrımcılık

Basit gibi görünen kelimeler bile ayrımcılığı yeniden üretiyor.
Örneğin trafikte bir kaza olduğunda hemen “Kadın sürücüydü zaten” denir.
Erkek sürücü hata yaptığında ise kimse cinsiyetinden bahsetmez.
Neden? Çünkü sürücülüğün “erkek işi” olduğuna dair gizli bir önyargı vardır.

Benzer şekilde, doktor, mühendis, pilot gibi mesleklerde de “kadın doktor”, “kadın mühendis” gibi ifadeler kullanılır.
Oysa mesleğin başarısı cinsiyete bağlı değildir.
Bir insan doktorsa doktordur, mühendisse mühendistir.
Kadın ya da erkek olması, yaptığı işi küçültmez, değiştirmez.

Bu küçük gibi görünen vurgular, kadını ikinci plana itmenin, sıradanlaştırmanın yollarından biridir.
Ve ne yazık ki bazen kadınlar bile bu dili farkında olmadan kullanıyor.

Gündelik Hayatta ve Medyada Ayrımcılık

Toplumda hâlâ “Kadın dediğin evinde oturur”, “Elinin hamuruyla erkek işine karışma” gibi sözler sıkça duyuluyor.
Kadının ev dışında bir hayat kurması, çalışması, yöneticilik yapması, araba sürmesi bile hâlâ bazı çevrelerde garipseniyor.
Kadın sokağa çıktığında, bir işte çalıştığında ya da direksiyon başına geçtiğinde şaşkınlıkla bakılıyor.

Başarıya ulaştığında ise “kadın olduğu için” şaşırılıyor.
Bu, kadının yeteneklerinin küçümsenmesi demektir.

Üstelik ayrımcılık yalnızca sokakta değil, medyada da açıkça karşımıza çıkıyor.
Haber spikerleri — kadın ya da erkek fark etmiyor — trafikte bir kaza haberini verirken hâlâ “kadın sürücü” diyerek başlıyor söze!
Bir insanın cinsiyetini bu şekilde vurgulamak, farkında olmadan kadını aşağılayan eski zihniyeti yeniden üretmektir.
Bu dil, sadece sokaktaki insanın değil, ekran önündeki habercinin de hâlâ kadına eşit gözle bakmadığını gösteriyor.

Gazeteciler, haber spikerleri, televizyoncular…
Ellerine mikrofon aldıklarında sadece haber vermiyorlar; aynı zamanda topluma örnek oluyorlar.
O yüzden artık kelimelerinizi seçin!
Kadın ya da erkek olun fark etmez, konuştuğunuz dilin ayrımcılığı yeniden üretmediğinden emin olun.

Çünkü küçük bir kelime, büyük bir zihniyetin aynasıdır.


Devamı yarın: Avrupa’da Kadına Bakış ve “Neden Kadınlardan Korkuluyor?”

Yorumlarınızı bekliyoruz! Siz de düşüncelerinizi bizimle paylaşın.

Yasemin Kafadar

Nedir Bu Kadınların Çektiği?Kazada Bile Cinsiyet Ayrımcılığı, Mesleklerde Ayrımcılık!

Bazen gerçekten düşünüyorum…
Nedir bu kadınların hayatta çektiği?
Yaşadığımız çağda hâlâ en basit olaylarda bile cinsiyet ayrımcılığına maruz kalıyoruz.

Bir trafik kazası olduğunda, sürücünün cinsiyeti eğer erkekse haberler şöyle başlıyor:
“Trafik kazası meydana geldi.”
Ama sürücü kadın olunca:
“Kadın sürücünün yaptığı kaza trafiği felç etti.”
Sanki kaza yapmanın suçlusunun cinsiyet olduğu mesajı veriliyor.


Bu sadece trafik kazalarında olmuyor.
Mesleklerde de aynı ayrımcılık sürüyor:

Bir doktor erkekse “doktor” deniyor, kadınsa “kadın doktor” diye ayrıca belirtiliyor.

Bir polis erkekse “polis” deniyor, kadınsa “kadın polis” vurgusu yapılıyor.

Bir öğretmen erkekse sadece “öğretmen”, kadınsa “kadın öğretmen” diye ifade ediliyor.

Peki neden?
Bir mesleği iyi yapmak için erkek ya da kadın olmak mı gerekiyor?
İyi doktorun, iyi polisin, iyi öğretmenin cinsiyeti olur mu?

Hayır.
İnsan insan olabildiği için değerlidir.
Yaptığı işteki emek ve karakter önemlidir, cinsiyeti değil.

Bu ayrımcı dil, yıllar boyunca toplumun bilinçaltına öyle işlemiş ki, artık çoğu zaman fark etmeden kullanılıyor.
Ama her küçük kelime, her küçük vurgu, insanın değer algısını etkiliyor.
Kadınların sırf cinsiyetlerinden ötürü “olağanüstü” veya “istisna” gibi gösterilmesi, aslında farkında olmadan onları dışlıyor.


Artık şunu kabul etmemiz gerekiyor:
Başarının, becerinin, ahlakın cinsiyeti yoktur.
Trafikte de yoktur, mesleklerde de yoktur, hayatta da yoktur.

Kadınlar yüzyıllardır görünmeyen bir mücadele veriyorlar:

Sadece var olabilmek için,

Sadece eşit sayılabilmek için,

Sadece insan gibi muamele görebilmek için.

Belki küçük bir haber başlığında bile başlayan bu ayrımcılığı fark etmek,
daha büyük değişimlerin ilk adımıdır.

Belki de en büyük devrim,
“İnsan”ı cinsiyetinden bağımsız görebildiğimiz gün başlayacak.

Yasemin Kafadar

(Devamı yarın)

Bu konuda ki düşüncelerinizi yormlarda paylaşılmasını?

Pazar Sabahlarının Özlemi

Bugün Pazar…
Bana yine o eski aile kahvaltılarını hatırlattı.
Mutfaktan yayılan pişi ve börek kokuları, sıcak fırından yeni çıkmış ekmeğin mis gibi buğusu…
Babamın neşeli sesi kulaklarımda:
“Kalkın artık, acıktım!”
Ve hemen ardından annemin yumuşacık cevabı:
“Karışma da yatsınlar biraz daha, ben sana bir şeyler hazırlarım, sonra hep birlikte yaparız kahvaltıyı.”

Bizim memlekette bu hazırlıklara “sahre” derlerdi.
Aslında küçük bir piknik hazırlığıydı bu; çünkü kış bitiyor, bahar kapıyı çalıyordu.
Piknik zamanı gelmişti!

Ormanda kuşlar bizi cıvıltılı sesleriyle karşılardı.
Çam ağaçlarının arasında ateşte demlenen çayın kokusu havaya karışırdı.
Mis gibi bir koku… Mis gibi bir huzur…

O zamanlar, gençlik aklıyla kızardım:
“Bir tek Pazar günümüz var, onda da pikniğimiz eksik!” diye…

Kahvaltıdan sonra top oynar ip atlar yada bir orman yürüyüşü yapardık.Bizde pikniğe yalnız gidilmez di ya akrabalarla tafa komşularla ne güzeldi o günler şimdi ne akrabalık kaldı nede komşuluk eskiden tüm mahalle birbirini tanırdı şimdi üst katta ve ya alt katta kim var tanımıyoruz.
Şimdi ise, o günlerin özlemiyle doluyor içim.
Meğer ne büyük bir mutlulukmuş, o kalabalık sofralar, o kahkahalar, o sıcaklık…
İnsan bazı şeylerin değerini hep zaman geçince anlıyor.

Şimdi babam yok…
Annem ve kız kardeşlerim benden uzaktalar…
İşte bu yüzden, sevdikleriniz yanınızdayken kıymetlerini bilin.
Onları kaybettikten sonra ya da uzaklarda olduklarında kıymet bilmek için çok geç oluyor.

Bugün, geçmişin o güzel kokularını ve seslerini hatırlarken, kalbimde tatlı bir sızı ve derin bir şükran var.
O güzel günlere, o güzel insanlara…

Mutlu pazarlar!
Peki, sizin Pazar günlerine ait bir ritüeliniz var mı?
Belki bir kahvaltı alışkanlığı, belki de sessizce doğaya karıştığınız bir an…
Yorumlarda buluşalım.

Görünür Olmak Uğruna Kaybolan Değerler

Görünür Olmak Uğruna Kaybolan Değerler

Bazen düşünüyorum, gerçekten geçim sıkıntısından mı yapıyorlar bütün bunları diye… İnsanların, aileleriyle yaşadıkları şeyleri bu kadar göz önüne sermeleri, bu kadar açık etmeleri, bana hep tuhaf geliyor. Çünkü bizim kültürümüzde aile dediğin şey, bir mahremdi. Sevinç de hüzün de, tartışma da barışma da evin içinde kalırdı. Şimdi ise bakıyorum, karı koca kavgaları, karı koca sevişme sahneleri, alışverişleri, en özel anları… Hepsi kameralara çekilip milyonların önüne seriliyor. Evler artık birer film stüdyosu gibi. Her köşe başında bir kamera, her duyguda bir kayıt cihazı. Her şey kayıt altında, her şey gösteride.

İnsan ister istemez düşünüyor: Bu gerçek olabilir mi? Gerçekten mi kavga ediyorlar? Gerçekten mi barışıyorlar? Yoksa hepsi bir oyun mu? Çünkü o kadar profesyonelce çekiliyor ki sahneler, doğallık kaybolmuş. Üzerinde o kadar teknoloji, o kadar yatırım var ki, insan diyor ki, geçim sıkıntısından olsa bile, bu kadar masrafı nasıl karşılıyorlar? Gerçek bir dert olsaydı, insan en çok mahremine sahip çıkardı. Demek ki mesele sadece ekmek kavgası değil, mesele görünür olma yarışı.

Bugün sosyal medya insanlara sadece açlık değil, bir de görünmezlik korkusu aşılıyor. Artık insan nefes aldığı için değil, ekranda göründüğü için var olduğunu hissediyor. Manzara paylaşmak, kitap paylaşmak, bir şiir paylaşmak yetmiyor. Yetmiyor çünkü algoritmalar samimiyeti değil, teşhiri ödüllendiriyor. Daha çok izlenen daha çok var sayılıyor. Daha çok konuşulan daha çok değerli görülüyor. Ve insanlar, var olabilmek için kendilerinden, ailelerinden, mahremiyetlerinden vazgeçiyorlar.

Oysa aile dediğin şey, sessiz bir limandı. Bir bakışla anlaşılırdı insanlar. Bir dokunuşla barışılırdı. Şimdi ise her kelime kayıtta, her an sahnede. Gerçek duygular, samimi anlar, mahremiyet yerini gösterişe, yarışa, reytinge bıraktı. İnsanın doğası buna isyan ediyor. İçimizde bir yer, hâlâ anlamıyor bu durumu. Hâlâ “Bu nasıl olabilir?” diye soruyor. Ve belki de bu anlamayışımız, bu yabancılığımız, bizim hâlâ insan kalabilmiş yanımızın bir işareti.

Bazı şeyler paylaşılmak için değil, yaşanmak içindir. Aile, bunların başında gelir.

Yasemin Kafadar