25 Kasım: Sessizlikten Ses Çıkarmaya

Sizin de bildiğiniz gibi, dün 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ydü. Bu tarih, dünya genelinde kadına yönelik şiddete dikkat çekmek, farkındalık oluşturmak ve adaletin sağlanması için ses yükseltmek amacıyla belirlenmiş bir gündür.

Ama dürüst olalım: Türkiye’de dün bu gün neredeyse hiç duyulmadı. Sosyal medya akışları başka gündemlerle doluydu; haberler, magazin ve günlük yaşamın hızlı telaşı, bu kritik mücadele gününü görünmez kıldı. Kapitalizmin oyunuyla birçok gereksiz ve ticari gün coşkuyla hatırlanır; örneğin Black Friday, haftalar öncesinden reklamı yapılır ve dünya çapında tanıtımı yapılır. Ama 25 Kasım gibi hayati öneme sahip bir gün, neredeyse hiç değer görmüyor. Ben bunu dün çok net anladım.

 Tarihin Acı Dersleri: Mirabal Kardeşler

25 Kasım, oysaki rastgele seçilmiş bir tarih değildir. Kökeni, 1960 yılına, Dominik Cumhuriyeti’ndeki diktatör Rafael Trujillo rejimine dayanır. Bu tarih, siyasetle uğraşan, diktatörlüğe karşı duran üç kız kardeşin — Patria, Minerva ve María Teresa Mirabal — vahşice katledilmesinin anısıdır.

Rejim için kadınların kamusal alanda ses çıkarması ve politik eylemde bulunması kabul edilemez bir tehditti. Mirabal Kardeşler’in suçu yalnızca söz söyleyen ve mücadele eden kadın olmaktı. Katledilişleri, kadının bedeni ve hayatı üzerindeki otoriter baskının en sembolik örneğidir. 1999 yılında Birleşmiş Milletler, bu acı anıyı küresel bir mücadele sembolü yapmak için bu tarihi resmileştirdi.

Bugün Türkiye’de sessizlik, o karanlık gölgenin bir uzantısı gibi. 65 yıl önce diktatörlük kadınları fiziksel şiddetle susturmuştu; bugün ise sessizlik, görünmez bir baskı ve kültürel ihmal aracılığıyla devam ediyor.

 Resmî Takvimdeki Kör Nokta

25 Kasım’ın görünürlüğünün düşük olmasının en büyük nedeni, sistematik olarak resmî takvime dahil edilmemesidir.

25 Kasım okul müfredatına işlenmiyor, kamu kurumlarında zorunlu programı yok.

Bu durum, toplumda bir “resmî gün algısı” oluşmasını engelliyor ve günün farkındalığını yalnızca aktivist grupların çabalarıyla sınırlı bırakıyor.

⚖️ İstanbul Sözleşmesi ve Politik Sessizlik

Sessizliğin bir diğer nedeni ise, kadına yönelik şiddet konusunun politik gerilim alanı hâline gelmiş olmasıdır. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi, kadının korunmasını sağlayan uluslararası hukuki bir mekanizmanın etkisizleşmesi anlamına gelir.

Sözleşmeye karşı çıkan çevreler, kadının bağımsız birey olarak korunmasını, aile içi otoriteyi zedeleyen bir “müdahale” olarak gösterdi.

Bu çekinceler, medyanın ve kurumların 25 Kasım gibi kritik günlerde yüksek sesle konuşmasını engelledi.

Yani sessizlik, yalnızca kültürel değil; siyasi bir tercih, hatta stratejik bir baskıdır. Kadın haklarını savunmak, artık sadece bir insan hakları meselesi değil, aynı zamanda siyasi bir duruş olarak etiketleniyor.

 Toplumsal Çekingenlik ve “Aile İçi Mesele” Yanılgısı

Resmî ve politik engellerin yanı sıra, toplumsal kodlarımız da bu günü gündem dışı bırakıyor. Hâlâ yaygın olan düşünce: “Kadının gördüğü şiddet aile içi meseledir, dışarı taşınmamalı.”

Bu muhafazakâr algı nedeniyle:

1. Şiddet evin kapalı kapıları ardında kalır.

2. 25 Kasım’ı anmak, “siyasi karşı duruş” olarak görülür.

3. Toplumsal refleks, çoğu zaman harekete geçemez.

Medyanın ve sosyal medya algoritmalarının eğlence ve magazin odaklı olması da, bu çekingenliği artırır; günün görünürlüğü doğal olarak düşer. Almanya’daki Türklerin etkinliği bize gösteriyor ki, siyasi gerilimin düşük olduğu, sivil alanın daha bağımsız olduğu yerlerde bu konular daha rahat gündeme gelir.

 Tarihten Bugüne: Öğrenilen Dersler

Geçmişin kadınları, bugünün sessizliğine ışık tutar:

Mirabal Kardeşler, diktatörlüğün en güçlü olduğu dönemde seslerini yükselttiler.

Bugün, İstanbul Sözleşmesi’ne ve toplumsal bilinçlenmeye sahip çıkan kadınlar, aynı cesaretle sessizliği kırıyor.

Ancak her şiddet vakasında, her cezasız ölümde, adaletin nasıl “kadınlar için işlemiyor” sorusu yeniden gündeme gelir.

Bu tarihsel bağ, bize gösteriyor ki: Kadının sesi susturulmak istendiğinde, toplumun vicdanı taşlaşır. Ancak her bireysel ses, bu taşlaşmayı kırabilir.

 Sessizliği Kırmak: Bireysel ve Toplumsal Sorumluluk

Dün 25 Kasım’dı ve Türkiye’de resmî bir gündem olmadı. Ama bu sessizlik aynı zamanda bir fırsattır.

Blog yazıları yazarak,

Sosyal medyada paylaşarak,

Gençlere Mirabal Kardeşler’den İstanbul Sözleşmesi’ne uzanan mücadele tarihini anlatarak,

sessizliği parçalayabiliriz. Çünkü kadına yönelik şiddet, ne resmî takvim bekler ne de siyasi izin. O, durdurulması gereken acil bir insanlık suçudur.

Bugün bu sessizliği kırmak, bireysel bir vicdan ve insanlık görevidir. Tarih, görmezden gelinmiş kadınların ölümlerini, adaletin işletilmediği vakaları kaydetti. Bizim görevimiz, sessizliği kırmak ve bu kayıtlara bir ses eklemektir.

Yasemin Kafadar

Jasminyazıyor

Hayatın gerçek duygularını savunan, kaybolan değerleri hatırlatmaya çalışan bir gözlemciyim. Görünür olmak uğruna unutulan mahremiyeti ve samimiyeti yazıya döküyorum. Çünkü bazı şeyler paylaşılmak için değil, yaşanmak içindir.

One thought on “25 Kasım: Sessizlikten Ses Çıkarmaya

  • Bu yazı, sadece bir hatırlatma değil; görmezden gelinen bir gerçeğin yeniden yüzümüze tutulmuş aynası. Türkiye’de 25 Kasım’ın sessizce geçip gitmesi, aslında en büyük alarm ziliydi. Mirabal Kardeşler’in cesaretinden bugünün kadınlarının mücadelesine uzanan çizgi bize şunu öğretiyor: Sessizlik çoğu zaman şiddetin en görünmez halidir.

    Senin bu yazıda anlattığın gibi, mesele sadece bir gün değil; bir vicdan meselesi. Resmî takvim susabilir, medya görmezden gelebilir; ama bireysel sesler birleştiğinde hiçbiri susturulamıyor. Yazın, o suskunluğun içindeki çığlığı duyurmuş. Emeğine, cesaretine, duyarlılığına yürekten teşekkürler. Bir kişinin sesi bile karanlığı yarar; seninki buna güzel bir örnek olmuş.

    Yanıtla

Bir Cevap Yazın

Jasmin Yazıyor sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin