Evlilik, iki insanın duygusal bağlarının ötesinde, ortak bir yaşamı inşa etme sorumluluğunu paylaşmalarıyla anlam kazanır. Ancak birçok evde bu ortaklık giderek tek taraflı bir yapıya dönüşüyor. Erkek, maddi katkısını evin “asıl sahipliği” için yeterli görürken; kadın, evin tüm yükünü taşıyan ama buna rağmen değeri sorgulanan kişi haline geliyor.
Oysa gerçek nettir:
Ne kadın evin hizmetçisidir, ne de ev işlerine ve çocuk bakımına katılan erkek kılıbıktır.
Bu iki yanlış inanç, evliliklerde adaletsiz ve kırıcı bir düzenin kapısını aralıyor.
Evlilik yalnızca sevgiyle yürümüyor; yükümlülüklerin adil paylaşımıyla ayakta kalıyor. Ekonomik yük kadar, evin günlük düzeni ve ailenin duygusal bütünlüğü de eşlerin ortak sorumluluğudur. Bu yüklerden sadece birinin üstlenilmesi, evliliği ortaklık olmaktan çıkarır; görevlerin tek tarafa aktığı dengesiz bir yapıya dönüştürür.
—
Gözden Kaçan Ortaklık: Evlilik Bir Şirkettir
Sağlıklı bir evlilik, görevlerin adil dağılımını gerektirir. Ekonomik yük kadar; çocukların takibi, evin düzeni, randevular, faturalar, ilişki içindeki duygusal denge de eşlerin ortak sorumluluğudur. Bir taraf yalnızca maddi katkı sunarken tüm ev ve duygu yükünün diğer tarafa bırakılması, ilişkide ortaklığı değil, adaletsiz bir iş bölümünü ortaya çıkarır.
Bir şirket düşünelim:
Ortaklardan biri sadece para koyup bütün operasyonu diğer ortağa bıraksa, buna gerçekten “ortaklık” denir mi?
Evlilikte neden densin?
—
Evde “Misafir” Olmak: Görünmez Emeğin Değersizleştirilmesi
Toplumda sıkça duyulan ifade şudur:
“Erkek ev işlerine yardım eder.”
Oysa kimse kendi hayatına, kendi evine, kendi çocuğuna yardım etmez; sorumluluk alır.
Erkeğin, evin günlük işleyişinden geri durması, onu zamanla evde yaşayan bir misafire dönüştürür. Misafirler; yemeğin hazır olmasını, çamaşırın yıkanmasını, ortamın düzenli olmasını bekler ama bu emeğe ortak olmazlar.
“Eşime yardım ediyorum” cümlesi bile, ev işlerinin ve çocuk bakımının asıl sahibinin kadın olduğu varsayımını içerir. Bu ifade, farkında olunmadan kurulan bir tahakküm dilidir.
Oysa gerçek şudur:
Bu ev ikimizin evi, bu çocuk ikimizin çocuğu ve bu hayat ortak. Dolayısıyla yük de ortak olmak zorunda.
—
Güvenlik Krizi: Ev Mülkiyeti, Çocuk Üzerinden Tahakküm ve Büyük Çelişki
Eşitsizlik en keskin biçimde tartışma anlarında ortaya çıkar.
Evin tüm düzenini üstlenen kadının emeği bir anda yok sayılır; erkek kendini yuvanın tek sahibi gibi göstermeye başlar.
Ve o iki ağır cümle gelir:
“Çık git evimden.”
“Çocuğu bırak git.”
Bu sözler sadece bir öfke patlaması değil; kadının aidiyetini, emeğini, anneliğini ve güvenliğini hedef alan ağır bir saldırıdır.
Burada çok kritik ve çoğu zaman unutulan bir gerçek var:
Kadın yokken o evde çocuk yoktu.
Kadın dokuz ay o bebeği karnında taşımamış olsaydı, doğum sancılarıyla mücadele etmemiş olsaydı, geceleri uykusuz kalmamış olsaydı, bugün ortada “Benim çocuğum” diye sahiplenilen bir varlık da olmayacaktı.
Çocuğun altını değiştirmeyen, karnını doyurmayan, ağladığında “Şunu sustursana artık” diyen birinin; tartışma anında “Çocuğu bana ver, git” deme hakkını kendinde görmesi, tam da bu çarpık mülkiyet algısından besleniyor.
Ev ve çocuk, tartışma anında birer güç gösterisi aracına dönüşüyor.
Bu sevgi değil; tahakkümün en çıplak halidir.
Çözüm: Eşitlik Sınırlarını En Başta Belirlemek
Evliliğin sağlıklı ilerlemesi, en baştan net kurallar ve karşılıklı sorumluluk dağılımı gerektirir.
Kararlar birlikte alınmalı, evin düzeni birlikte kurulmalı, duygusal ve lojistik yükler adil biçimde paylaşılmalıdır.
Bir şirkette ortağınıza danışmadan kritik bir karara imza atamazsınız.
Evlilikte neden tek taraflı karar alma hakkı olsun?
Eşinize bakışınız, “yanımda çalışan biri” gibi değil; ortak gibi olmalıdır.
Ev; otorite kurmak için değil, iki yetişkin insanın yan yana durabildiği bir zemin olmak zorundadır.
Eşitlik, sevginin değil, saygının şartıdır.
Yol Ayrımı ve Olgunluk Sınavı
Her ilişki yolda inişler çıkışlar yaşar. Çift olgunlukla konuşabiliyorsa, birbirini dinleyebiliyorsa, sorunlar çoğu zaman aşılabilir.
Ancak sevgi bitmişse, saygı tükenmişse, ortaklık sadece iki tarafı da yıpratıyorsa; ayrılık bir yenilgi değil, bir özgürleşme olabilir.
Ayrılmak ayıp değildir.
Ayıp olan, tehditlerle, baskıyla, korkuyla sürdürülen bir ilişkidir.
Ve en önemlisi:
“Çocuk yaparsam düzelir” düşüncesi büyük bir yanılgıdır.
Bir çocuk, bir ilişkinin sorunlarını taşımak zorunda değildir. Mutsuz evlerde büyüyen çocukların ne kadar derin yaralarla yetiştiğini hepimiz görüyoruz.
Olgunluk, hem birlikte yürümeyi hem de zamanı geldiğinde zarifçe vedalaşmayı bilmekten geçer.
—
Yasemin Kafadar

