YAŞLIYSAM, SANA NE?

Yaşımız, Hayallerimizin Son Kullanma Tarihi Değildir.

Hayat bize tuhaf bir rol dayatıyor: Belli bir yaştan sonra sanki coşku, eğlence, yenilik ve cesaret gençlere devredilmek zorundaymış gibi…
60’lı yaşlardan itibaren toplumun beklentisi net: Sessizleşmemiz, yavaşlamamız, durmamız.
“Artık yorulursun”, “Ne gerek var bu yaştan sonra?” gibi cümlelerle hayallerimizin üzeri çiziliyor.

Peki kim söylüyor bunu?
Hangi kural kitabında yazıyor, 60’tan sonra tutku yasaktır diye?

BİZİ DAHA ÖLMEDEN ÖLDÜRMEYİN!

Toplumsal sınırların en tehlikeli yanı, çoğu kez “seni korumak için” denilen cümlelerle bize dayatılmasıdır.
Kimse kötü niyetli değildir ama şu sözleri hiç duymadık mı?

“Bu yaştan sonra zor.”
“Gerek yok artık.”
“Ne uğraşacaksın?”

İyi niyetle söylenen her şey doğrudur sanıyoruz.
Oysa bir insanın yaşını bahane ederek attığı her “yapma” cümlesi, farkında olmadan önümüzü kesen bir bariyer hâline geliyor.
Ve biz fark etmeden, başkalarının çizdiği sınırların içinde yaşamaya başlıyoruz.

Oysa gerçek şudur:
Yaşımız, yeteneklerimize, cesaretimize ve seçimlerimize sınır koyamaz.

Kahve, Cami ve Torun Üçgenine Sığdırılamayız

Türkiye’de emeklilik, çoğu zaman yeni bir başlangıç değil; bir daralma olarak görülüyor.
Erkekler için kahve–cami arasında sıkışmış bir rutin,
Kadınlar için ev–torun–mutfak üçgenine sıkıştırılmış görünmez sorumluluklar…

Oysa yaşlılık, kimliklerin bırakıldığı bir dönem değildir.
Tam aksine; gençlikte çocuklara, işe, hayat mücadelesine adanan yılların nihayet kendimize geri döndüğü dönemdir.
Hayatımızın geri kalanını başkalarının değil, bizim yazma zamanımızdır.

Yaşlı Değil, Hayatın İçinde

Almanya’ya ilk geldiğimde beni en çok etkileyen şey buydu:
Yaşlı insanların hâlâ hayatın tam ortasında oluşu…
Kadın erkek fark etmeksizin herkes bakımlı, özenli, renkli kıyafetlerle özgürce yürüyordu. Kimi kırmızı pantolonuyla, kimi beyaz spor ayakkabısıyla, kimi tertemiz traşlı hâliyle pastanede kahvesini içiyor, gazetesini okuyor, market alışverişini yapıp evine dönüyordu.

Parkta el ele dolaşan yaşlı çiftler, havaalanında valizini çekip tek başına tatile giden insanlar…
Hepsinde aynı mesaj vardı:
“Yaş, hayattan kopmak için değil; hayatın ritmini değiştirmek için vardır.”

Ve dönüp kendime şunu sordum:
“Bizde neden biri 70 yaşından sonra başka bir şehre bile tek başına gitmekten çekinirken, burada insanlar 80’inde dünyayı dolaşabiliyor?”

Cevap basit: Öğretilen korkular.

Gerçek Hayattan İlham Veren Örnekler

Sadece Avrupa değil; Türkiye’de de sınırları yıkan muhteşem insanlar var.

Nebahat Akkoç, emeklilikten sonra üniversite okuyup sosyolog oldu ve kadın hakları alanında çalışmaya başladı.

Saniye Bencik Kangal, 50’li yaşlarda yazmaya başladı ve yemek kitaplarıyla dünyaca tanındı.

Nazmiye Güçlü, 60 yaşında üniversite bitirdi; “okumanın yaşı yoktur” sözünü gerçek kıldı.

Emine Teyze, 66 yaşında resim yapmayı öğrenip sergi açtı.

Fatma Ergene, emeklilik sonrası okuma yazma öğrenip günlükler kaleme aldı; üretmenin yaş sınırı olmadığını herkese gösterdi.

Bu insanlar sadece kendilerini değil, hepimizi değiştirdi.

Son Sözüm: Bu Hikâye Daha Yeni Başlıyor

Bugün size biçilen rolü reddedin.
Yaşınız, sadece takvimde duran bir sayıdır.
Hayallerinizin son kullanma tarihi yoktur.

Hayatınızın geri kalanını, en coşkulu döneminiz ilan edin.

Ve size sınır koymaya çalışan her sese karşı içinizdeki o cevabı verin:

“YAŞLIYSAM, SANA NE?
Bu benim hayatım…
Ve ben daha yeni başlıyorum!”

Yasemin Kafadar

“YAŞLIYSAM, SANA NE?” için bir yorum

  1. Bu yazı bir ‘yaş savunması’ değil, açık bir itiraz.
    En çarpıcı tarafı, iyi niyetli cümlelerin nasıl görünmez birer duvara dönüştüğünü bu kadar net göstermesi.
    Okurken insan şunu fark ediyor: Asıl sorun yaş almak değil, hayattan çekilmeye razı olmak.
    Yazı, ‘artık’ denilen yerden başlayanlara cesaret veriyor.

Bir Cevap Yazın