
Tarihte ilk kadın cinayeti bir tapınağın sessizliğinde işlendi.
Adına Medusa dediler.
O, Athena Tapınağı’nda görevli bir rahibeydi.
Tapınaktaki bütün kadınlar gibi bakire kalmak zorundaydı.
Saflık, inancın değil, erkeklerin çizdiği sınırların adıdır.
Bir gün denizler tanrısı Poseidon, tapınağın duvarları arasında Medusa’ya tecavüz etti.
Ama cezayı alan erkek değil, yine kadın oldu.
Athena öfkesini Poseidon’a değil, Medusa’ya yöneltti:
“Tapınağımı kirlettin,” dedi.
Oysa kirleten o değildi.
Ve Athena, onun yüzünü lanetledi,
güzel saçlarını yılana dönüştürdü,
gözlerini lanetle mühürledi.
Bir kadının suçsuzluğunu anlatacak kimse yoktu o çağda.
Medusa, erkeğin işlediği ilk suçun bedelini ödeyen ilk kadın oldu.
- Sembolik Bir Cinayettir
Medusa’nın hikayesi, bir kadının önce tecavüze uğraması, ardından fail yerine kurbanın cezalandırılması (canavara dönüştürülmesi) ve nihayetinde bir erkek kahraman (Perseus) tarafından öldürülmesi döngüsünü anlatır.
Bu, ataerkil bir düzende kadının uğradığı çifte haksızlık ve nihai yok edilişin güçlü bir sembolüdür.
Medusa’nın öldürülmesi ne kadar mitolojik de olsa bize ne kadar tanıdık geliyor, değil mi?
Erkeği kışkırtan kadındır hep…
“Bu eteği giymeseydi…”
“Oraya gitmeseydi…”
“Gece o saatte dışarıda ne işi vardı?”
Yüzyıllar geçti ama cümleler hiç değişmedi.
Medusa’nın döneminden beri erkeklerin suçları yüzünden kadınlar cezalandırılıyor,
ve toplum buna “hak etti” diyerek göz yumuyor.
Mitolojik Baskıdan Güncel Şiddete
Mitolojide kadının “yanlış yaptığında” cezalandırılacağı fikri, yüzyıllar boyunca bize korku olarak öğretildi.
“Tanrılar” gitti, ama cezanın biçimi değişmedi.
Artık bizi tanrılar değil, cezasız kalan erkekler cezalandırıyor.
Athena’nın öfkesini Poseidon yerine Medusa’ya yöneltmesi gibi,
bugün de toplum öfkesini fail yerine kurbana yöneltiyor.
Kadın hâlâ suçlu, erkek hâlâ affediliyor.
Ve yüzyıllar sonra…
İngiltere’de bir kadın çıktı sahneye: Emily Wilding Davison.
Kadınların oy hakkı bile yoktu o yıllarda.
Defalarca hapse girdi, açlık grevine katıldı, dayak yedi ama vazgeçmedi.
1913’te, Derby at yarışında, milyonların izlediği bir arenada
kralın atının önüne atladı.
Elinde, süfrajetlerin mor, beyaz ve yeşil renklerini taşıyan bayrak vardı.
O anda öldü — ama ölümü bütün dünyaya haykırdı:
“Kadınlar yok sayılmayacak!”
Bugün mor rengi, kadın dayanışmasının sembolüyse,
bunda Emily gibi öncülerin mücadelesinin payı büyüktür.

Ve biz…
Konca Kuriş’i hatırlıyoruz.
O, “Kadın, dinin özünde ikinci sınıf değildir; onu ikinci sınıfa indiren erkek yorumudur.” demişti.
Ve bir de şunu söylemişti:
“İman, kadının özgür iradesini yok sayan bir korku sistemiyle değil, sevgiyle var olur.”
Bu sözleri söylediği için hedef alındı.
Korkmadı, susturulmak istenen kadınlara “düşünün” dedi.
1998’de Hizbullah tarafından kaçırıldı, işkence gördü, öldürüldü.
Onun tek suçu, düşünmekti.
Konca Kuriş, inancın içinden yükselen bir kadın sesiydi;
ve susturulmak istenen her kadın gibi, artık hepimizin vicdanında yaşamaya devam ediyor.
Özgecan Aslan’ı hatırlıyoruz.
Bir otobüste yalnızdı, yalnız olduğu için savunmasız sandılar.
Ama onun adı bir milat oldu; kadınlar onun ardından “susmayacağız” dedi.
Ve şimdi Rojin Karaiş…
Daha gençliğinin başında, bir başka erkek şiddetinin kurbanı.
Her biri birer isimden ibaret kalıyor haberlerde,
oysa her biri bir hikâyeydi, bir hayat, bir umut.
Medusa’dan Rojin’e kadar,
kadınlar hâlâ aynı suçu işliyor:
Kadın olmak.
Soruyorum:
Bir kadın daha öldürülmeden önce,
bir erkek ilk kez gerçekten utanacak mı?
Bir yasa ilk kez caydırıcı olacak mı?
Bir anne, kızına korkmadan “git” diyebilecek mi?
Biz hâlâ aynı sorunun içindeyiz:
Daha ne kadar öleceğiz?
Medusa – Emily Davison – Konca Kuriş – Özgecan Aslan – Rojin Karaiş…
Biri mitolojiden, biri tarihten, biri inançtan ve dünde bugünden.
Hepsi aynı zincirin halkaları.
Erkeklerin kurduğu düzenin ortasında susturulmuş kadınlar.
Benim okuyup tanıdıklarım bunlar…
Belki daha bilmediğim, okumadığım, adını hiç duymadığım nice kadın var.
Onların sesini yeniden duyurmak için yazalım.Çünkü biz, yüzyıllardır aynı çığlığı yineliyoruz:
“Daha ne kadar öleceğiz?”
Yasemin Kafadar
Buradaki kadınların adlarını bile böyle bir yazıda kullandığım için çok üzgünüm.İsterdim ki, onların başarılarını, aldıkları ödülleri, hayallerini yazayım.Ama ne yazık ki bu ülkenin kadınları, yaşadıklarıyla değil,nasıl susturulduklarıyla anılıyor.Yazmak bile bazen bir direniştir.Bu yazı, susturulan her kadının sesi olsun.