Zamanın Ötesinde Bir Mevsim Döngüsü

Hayat… Bazen insanın içine sığamayacağı kadar güzel, bazen de içinden çıkamayacağı kadar ağır olabilir.

İnsan kimi zaman sever, umut eder, hayaller kurar… Kimi zamansa yorulur, kırılır, kaybeder ve hatta yaşadığı hayattan nefret edecek noktaya gelir. Ama yine de sabah olur. İnsan yeniden uyanır. Yeniden düşünür. Yeniden yürür.

Çünkü hayat; kazanımların coşkusu kadar kayıpların sessizliğiyle de örülü, devasa bir bütündür. İnsan, adımlarını hep düz ve pürüzsüz yollarda yürümek üzere atmak istese de, yolun kendi engebeleri hafızada her zaman daha derin izler bırakır. Yaşamı sadece tek bir yüzüyle sevmeye çalışmak, onu hiç tanımamak demektir. Acısıyla ve tatlısıyla, tüm fırtınaları ve dinginlikleriyle hayat, dürüstçe göğüslenmeyi bekleyen çıplak bir gerçektir.

Her gün sürekli tatlı yediğimizi düşünün. Bir süre sonra o tatlılık sıradanlaşır, lezzetini ve anlamını yitirir, hatta bir süre sonra insanı rahatsız etmeye başlar. Yaşama da sürekli yapay bir iyimserlikle, bir Polyanna gözlüğüyle bakamayız. Çünkü her şeye zoraki gülücükler dağıtmak, insanı gerçeklerden koparan sahte bir illüzyondur. Hayatın içinde hayal kırıklıkları, yalnızlık, başarısızlık ve kırgınlıklar da vardır ve hepsi en az mutluluk kadar bu toprağa dahildir.

Çünkü hayat tam olarak mevsimler gibidir. Her zaman yazın hüküm sürdüğü ya da kışın hiç bitmediği bir dünyada, döngülerin olmadığı bir tekdüzelikte nasıl bir yaşam can bulabilirdi? Doğa asla yenilenemezdi. Ne ağaçlar yaprak döküp dinlenebilir, ne tohumlar çatlayabilir, ne sebzeler yetişebilir, ne de meyveler olgunlaşıp tatlanabilirdi.

Toprağın kışın ayazına ve donuna ihtiyacı vardır. Çiçeğin ilkbaharın yağmuruna, meyvenin ise olgunlaşmak için yazın o kavurucu sıcağına…

İnsanın içindeki o sarsılmaz direnç de tam olarak bu sert mevsimlerin içinde filizlenir. İnsan en çok pürüzsüz günlerde değil, hayatın sert dönemeçlerinde olgunlaşır ve köklerini derine salar. Friedrich Nietzsche’nin o meşhur sözünde dediği gibi:

“Beni öldürmeyen acı güçlendirir.”

Dış koşullar ne kadar zorlayıcı olursa olsun, yaşanan fırtınalar insanın kontrolünden çıksa bile, varoluşun bizzat kendisi mutlak bir hiçlikten her zaman daha değerlidir. En sancılı anlarda bile insan nefes almaya, düşünmeye, değişmeye ve tıpkı çetin bir kışın ardından çatlayan ilk tohum gibi yeniden ayağa kalkmaya devam eder.

Hayatı sansürlemeden, tüm keskin hatlarıyla göğüsleyebilmek; insanoğlunun bu dünyaya bırakabileceği en asil duruştur.

Ve her şeye rağmen yürümeye devam edenlerin kulağına fısıldayan o sert kabulleniş ve gizli direnç tam olarak burada saklıdır:

“Unutma… Hayatımız berbat olsa da, hayat yine de hayattır.”

Ve belki de hayatı gerçekten güzelleştirmeye, onu kusursuz sanmayı bıraktığımız anda başlarız. Çünkü insan bazen kırık bir hayatın içinde bile yeniden anlam kurabilir.

Yasemin Kafadar