Bugün takvimler yine 8 Mart’ı gösteriyor. Sokaklar çiçekçilerle dolu, telefonlarımıza indirim mesajları yağıyor, televizyonlarda pembe filtreli, neşeli klipler dönüyor. Peki, biz gerçekten neyi yaşıyoruz? Bir bayramı mı, yoksa tarihin en büyük hak arayışının üzerinin örtülmesini mi?
Yangından Kalan Miras: Kilitli Kapılar ve Mor Duman
Gelin, 8 Mart’ın o “renkli” imajını bir kenara bırakıp tarihin dumanlı sayfalarına gidelim. Gerçek hikaye, 1857 New York’unda insanca çalışma şartları isteyen dokuma işçisi kadınlarla başlar. Kadınlar, daha iyi koşullar için greve gittiklerinde fabrika yönetimi tarafından çalıştıkları binaya kilitlendiler. Çıkan yangında 129 kadın, o kilitli kapıların ardında yanarak can verdi.
Anlatılanlara göre o gün kadınlar fabrikada mor kumaşlar üzerinde çalışıyorlardı. Yangın çıktığında gökyüzüne yükselen ve kilometrelerce öteden görülen o devasa dumanın rengi de bu yüzden mordu. Bugün kadın hareketlerinin simgesi olan o “mor” renk, aslında bir kutlamanın değil; o gün göğe yükselen o kederli dumanın, kilitli kapılar ardındaki çığlığın rengidir.
1911: Tekrarlanan Zulüm
Kadınların mücadelesi 1857 ile bitmedi. 1910 yılında Kopenhag’da Clara Zetkin’in önerisiyle bu günün uluslararası bir kimlik kazanmasından hemen sonra, 25 Mart 1911’de New York’ta yine bir facia yaşandı: Triangle Shirtwaist Fabrikası Yangını. Tıpkı yıllar önce olduğu gibi, fabrika sahipleri kadınların kaçmasını engellemek için dokuzuncu kattaki çıkış kapılarını üzerlerine kilitlemişlerdi. Yangın başladığında 146 işçi, o kilitli kapıların önünde ya da çaresizlikten camlardan atlayarak can verdi. Bu olay, 8 Mart’ın neden bir kutlama değil, bir direniş ve yas günü olduğunu tüm dünyaya bir kez daha acı bir şekilde gösterdi.
Başardık mı?
Bence başaramadık. Çünkü bugün 8 Mart’ı sadece bir “kutlama” sanıyoruz. Oysa dünyanın bir ucunda, İran’da kadınlar hâlâ en temel özgürlükleri için ölüyor. Yakınımızda, Rojava’da kadınlar onurları için en ön safta direniyor, bu direnişin ve yitirdikleri canların yası olarak saçlarını kesiyorlar. İş yerlerinde kadınlar hâlâ erkeklerden daha az maaş alıyor, hâlâ tacize uğruyor. Dünyanın bir yerinde bir kadın sadece kadın olduğu için zulüm görüyorsa, biz burada hangi zaferi kutluyoruz? Kapitalizm, 8 Mart’ın o devrimci ruhunu ambalajladı ve bize “hediye al, mutlu ol” diyerek geri sattı.
Bizi Susturamazsınız: Bizden Korkuyorlar!
Ama bir şeyi unutuyorlar: Bizi susturmak için o gün kapıları üzerimize kilitlediler, bizi yaktılar; ama o dumanlar tüm dünyaya yayılan bir direnişin ateşine dönüştü. Bizi yaksalar da susturamıyorlar! Rojava’da kesilen o saçlar, sadece bir yas değil; o kilitli kapıları kıran, boyun eğmeyen o aynı iradenin modern ve çarpıcı bir sembolüdür. İşte asıl korkuları burada yatıyor. Kadının örgütlü gücünden ve pes etmeyen iradesinden korkuyorlar. Bize “çiçekler” vererek bu korkularını gizlemeye çalışıyorlar.
Dünyanın Yönetimi Bizim Elimizde Olsaydı…
Şuna tüm kalbimle inanıyorum: Eğer bugün dünyanın yönetimini kadınlara verselerdi, dünya çok daha merhametli ve adil bir yer olurdu. Bizim fıtratımızda yıkmak değil, inşa etmek; savaşmak değil, yaşatmak var. Savaşları çıkaranlar biz değiliz, ama bedelini en ağır ödeyenleriz.
Bugün 8 Mart… Bir kutlama değil, bir hesaplaşma günü olsun. Çiçekleri bir kenara bırakın ve o kilitli kapıların ardındaki çığlığı ve o mor dumanı hatırlayın. Biz buradayız, susmuyoruz ve o gün can veren kadınların bıraktığı yerden haykırmaya devam ediyoruz.
Yasemin Kafadar